Gönderen Konu: İskender Pala ve eşsiz yorumu...  (Okunma sayısı 176617 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Mevlânâ muhibbi

  • Ziyaretçi
Ynt: İskender Pala ve eşsiz yorumu...
« Yanıtla #30 : Haziran 24, 2008, 10:32:15 ÖÖ »

Göz yaşın döken bilir.

Teşekkürler Canan75 hocam.  ;)

Mevlânâ muhibbi

  • Ziyaretçi
Ynt: İskender Pala ve eşsiz yorumu...
« Yanıtla #31 : Haziran 26, 2008, 04:09:37 ÖS »
Göz Kırp Bana Sitare; Bileyim Seni!...

Siz ey, evvelce kömür karasında yalan, sonra gönül yarasında parlayan yıldızlar! Siz zambak zambak... Ve sonra bayrak bayrak... Hani siz; kendinizi dostluğa ilikleyerek dolaşırdınız semalarımızda?!..
Siz ey, düşmanlar iken birbirinin ışığında dost olan yıldızlar! Hani siz firuze akşamların reyhan reyhan açan çiçekleriydiniz atlas bahçelerde!?..
 
Yıldızlarımız nerede hey!..
Gerçeğin ruhuna üfleye üfleye hayatı sevgiyle yorumlayan yıldızlarımız nerede? Yağmalanmış kuyulara düşüremediğimiz yağmurları, kör sıtmalarımıza serinlik diye yağdıran yıldızlarımız nerede? Kentten kaçışlarımızın ardından avuçlarda yalnızca bir damla gözyaşı olup yanan yıldızlarımızı kim aldı? Yıldızlarımız nerede?
Sen ey!.. Nakaratı unutulmuş müzdeviç şarkıların al al rengiyle dokunan Ayyıldız’ım, bayrağım! Aşkın ve kavganın enkazında yeter şu küskünlüğün! Gülümseyişlerin vursun yüzlerimize, nur içinde nur olsun; gecelerin sesleri ekilsin yüreklerimize, sürur üzre sürur olsun, matemimiz sûr olsun.
 
Yıldızlar!.. Göğe bakan çocuklarımıza bir kez olsun yüz gösterin ve sabahlara yakın düşsün artık aydınlıklarımız. Nerede bir biçimli güzellik varsa hep sizinle biçsin şirazesini, ve nerede bir ahenkli sanat varsa sizinle ölçsün endazesini. Güzelliğin hakiki sevenleri, sevecekleri hakiki güzelliği sizinle tanısınlar ve sizi ansınlar. Yaşasın sizin için ağlayan bir dize her şiirde; ve sizin için parlayan bir damla her nehirde...
Yıldızlar!.. Acep siz, kefensiz gömülenlerin yerine mi bekliyorsunuz doruklarımızı?
Yıldızlar!.. Bigane körlüğümüze göz kırpmaktan yorulmaz mısınız hiç?
Yıldızlar!.. Samanyolundan gelecek kervanlarınızı bekliyoruz; bir susuzluğu gidermek ve bir vuslata ermek için.




İskender Pala

Mevlânâ muhibbi

  • Ziyaretçi
Ynt: İskender Pala ve eşsiz yorumu...
« Yanıtla #32 : Haziran 29, 2008, 11:54:29 ÖÖ »
Yan Ey Gönül

Yan ey gönül yan, yan ey gönül yan

Yanmadan oldu derdine derman

Pervane gibi, pervane gibi

Şem’ine aşkın yandı bu gönlüm



Pervane gönül işinde, bütün zamanların en büyük âşığı geçer. Bülbülün güle olan aşkı çile, ızdırap ve çılgınlık (şeydalanma) ile doludur; ancak, pervanenin muma üftadeliği her daim ölümle neticelenmiştir. Şem’in (mumun) başındaki aşktır onu yakan, yıkan, harap eden. Ateş başkasından olunca yanışın önüne geçilmez ki zaten!.. Pervanenin kelebekçe canı bu ateşe nasıl dayansın!?.. Pervanesiz mum, kuru ışıktan gayri nedir ki? Işık güneşte de vardır, ayda da. Amma güneşin ışığı hakikî ateşten olduğu için çevresinde pervaneleri döner durur. Halbuki ayın ışığı sahtedir, güneşten çalınmadır ve tabiî bu yüzden ayın etrafında dönen hiçbir yıldız görülmemiştir. Çünkü aşk gerçeğedir, gölgeye değil. Gölgeye âşık olanın, hakikatinden haberi yok demektir. Gerçeğe âşık olan ise ışıktadır. Belki bu yüzden olsa gerek, mum, ayın yapamadığını yapar ve varlığı aşksız, ateşsiz, dönüşsüz bırakmamak için gecenin güneşi misali yanar. Ta ki seher olup güneş yeni bir aşkı, yeni bir ateşi ve yeni bir dönüşü getirsin. Mum, kendi mütevazi yanışı içinde muhteşem âşıklar peyda ederken güneşin ihtişamı nice âşıkları tevazu ile büyütür. Onun için güneş gelince mum, aşk nöbetini devreder.



Ah mine'l Aşk   İskender Pala

 

Mevlânâ muhibbi

  • Ziyaretçi
Ynt: İskender Pala ve eşsiz yorumu...
« Yanıtla #33 : Temmuz 01, 2008, 01:30:11 ÖS »
Lale
   

          Lale Divân şiirinde kırmızı rengi ile sevgilinin yanağı ve âşığın gözyaşları lâleye benzetilir. Lâlenin ortasındaki siyahlık sevgilinin yanaklarına özenme ve onu kıskanma dolayısıyla bağrında meydana gelmiş bir yara, dağlama olur. Ciğeri kan olmak, bağrı yanmak, pürhun olmak vs. bu nedenle kullanılır. Ortasındaki karalığı ile lâle, üzerinde ben olan bir yanaktır. Sevgilinin yanağı ve âşığın gözyaşları lâleden daha kırmızıdır. Divân şâirinin sözünü ettiği lâle, çok zaman şakayık denilen gelincik lâlesidir. Bazan lâlenin Nûmanî denilen ve dağlarda yetişen cinsi de söz konusu edilir. Bugün biz bu çiçeğe gelincik diyoruz. Lâle-i nûmân ve şakayık-ı nûmâniye, budur. Bahar, lâle devri olarak nitelenir. Nedim’in yaşadığı Lâle Devri ise Cumhuriyet’ten sonra ortaya çıkmış bir tabirdir. İran mitolojisine göre yıldırım, yaprağın üstündeki çiğ tanesine düşmüş, çiğ tanesi ve yaprak alev alarak donmuş, lâle de böylece ortaya çıkmıştır. Lâle’nin ortasındaki karanlık da yıldırım yanığı imiş. Lâle, yabani bir çiçek oluşu, çabuk solması, suya ihtiyaç duyması vs. özellikleriyle şiirde çok sözü edilen bir çiçektir. Genellikle bahçe çiftlerinin kenarında bitmesi, onu miskin sıfatıyla anmaya neden olur. Tabii bu sıfatta, bağrının yanık olmasıyla ilgilidir.
 
    Şekil yönünden kadehe benzeyen lâle, şarap, kan, la’l, kâse-i mercân, câm, şem, çerağ, kanlı kefen, al sancak vs. olabilir. Rengi ve şekli yönünden hayli geniş bir kullanıma sahiptir.


İskender Pala


« Son Düzenleme: Temmuz 02, 2008, 06:48:51 ÖS Gönderen: Mevlânâ muhibbi »

Mevlânâ muhibbi

  • Ziyaretçi
Ynt: İskender Pala ve eşsiz yorumu...
« Yanıtla #34 : Temmuz 02, 2008, 06:04:36 ÖS »
Bir Aşk Hikayesi


Geceleri balkonda ışığın etrafını alan pervane böceklerini fark etmiş miydik hiç?
Ya onların aşk uğruna yaşadıklarını bilir miyiz? Yani pervanenin mum ışığıyla yaşadığı aşkın hikayesini...
   Aşk bir farkına varış, bir idrak seviyesidir... 'Aşk odu önce ma'şuka, andan âşıka düşer.' derler, malum. Yani aşk ateşi önce sevilene ondan sonra sevene düşer. Önce sevilende bir ateş yanmalı ki pervane onun etrafında dönsün, pervane o ateşi görsün, sonra aşkının farkına varsın... Pervane aşkını ispat edebilmek için gördüğü anda ışığı, etrafında dönmeye başlar. Bir cezbedir bu. Bu cezbenin gittikçe daralan bir çemberi vardır. Işığın etrafında döner, döndükçe biraz daha yakından dönmek ister. Işığı gördüğü anda aşkı ilmel yakin olarak tanıyan pervane, onu aynel yakin bilmek istediği için gittikçe mumun etrafındaki çemberi daraltıyor. Çember daraldıkça pervanenin aşkı artıyor, şevki artıyor, coşkusu artıyor. Coşkusu arttıkça da cesareti artıyor. Aşk cesaret işidir, neticede. Ve pervane cesaretle kanadını şöyle bir değdirir ateşe. İlk lezzettir işte o acı. Acı verir, yakar içini. Ama ona verdiği acı o kadar hoşuna gider ki, daha fazla dönmeye başlar. Acı ve lezzet... Birbirine zıt bu iki duygunun bir arada olması nasıl mümkün... İşte bu noktada, azabın ve acının lezzet olmasındaki sırrı yakalamak gerek.
   Azap kelimesi azp kelimesinden türüyor. Azp lezzet demek. Azabın ne olduğunu buna göre ölçün ve düşünün. İşte kanadının ucunu bir defa yaktığı zaman pervane ilk azabı duyar; fakat öyle bir lezzettir ki o azap... Bu azap ve ondan alınan lezzet, insanı yavaş yavaş nefsinden sıyırıp vuslatı mümkün kılar. Bu sefer daha büyük bir cesaretle kendini ateşe atarcasına gider ışığı kucaklar.
   Ve burada ateş pervaneyi yakar kavurur. Bir buğday tanesi gibi toparlayıp yere düşürür. Artık pervane 'hakkal yakin' biliyordur vuslatı. Bu fenadır. Bu canını verdiği noktadır. Mumun bundan haberi bile yoktur belki. Olmasına da gerek yoktur. Bu pervanenin aşkıdır çünkü. Aşkı uğruna can veren pervanenin aşkı. Ama öbür taraftan mum da yanar. Onun aşkı da, acısı da kendincedir. Önce can ipliğine bir ateş düşer ve yanmaya başlar mum... Sonra içindeki o yangını söndürmek için gözyaşı döker. Ateşi su söndürür çünkü. Ama mumun gözyaşları onun ateşine daha da bir güç verir, elemi arttıkça artar. Ve erir can ipi, sevgilinin yolunda yok olana dek...


İskender Pala
 

« Son Düzenleme: Temmuz 02, 2008, 06:07:55 ÖS Gönderen: Mevlânâ muhibbi »

Mevlânâ muhibbi

  • Ziyaretçi
Ynt: İskender Pala ve eşsiz yorumu...
« Yanıtla #35 : Temmuz 02, 2008, 06:51:18 ÖS »
Hasret...
     
          Ayrılık acısı, üzüntü, inleme, özleyiş, ele geçirilemeyen bir şey için üzülme. Divân şiirinde hicrân da aynı anlamda kullanılır. Âşığın en büyük derdi ve dert kaynağı hasrettir. O, ayrılık ve hasrete asla tahammül edemez. Ayrılık çekmek yerine sevgilinin bütün cefasını çekmeye hazırdır. Sevgilinin rakipler ve ağyar ile gülüp oynaması en büyük acıdır. Hele rakiplerin alay edişleri âşığı öldürür. Âşık bu hasretten dolayı ölümlü hastadır. Devamlı kan yutmakta, geceler boyu yanıp ağlamakta ve âh etmektedir. Bu hasret gözyaşları, dünyayı onun başına zindan eder, belini büker ve ihtiyarlatır. Hasret ve hicrân, sevgilinin her şeyine karşı toptan veya parça parça hissedilir. Onun yüzü, yanağı, dudakları, saçları, dişleri, çene çukuru, eşiği, mahallesi, ayağının toprağı vs. âşık için daima birer hicrân sebebidir. Hatta bazen onun dert ve gamına da hasret çekilir. Bu hasretin asla sınırı olmaz. Hasretle geçen bir an ise bin yıl kadar uzundur. Bunun çaresi sabır ve sevgiliyi hayal etmektir. Çünkü gün geçtikçe bu hicrân ve hasret âşığa bir üstünlük kazandırır, acılar bir zevke dönüşür. Nitekim âşık vuslat anında bile hasret acısı çeker, ayrılık korkusuyla yaşar. Âşığın hasreti, aşılması gereken bir çöl, bir dağ, gönül kuşu için bir tuzak ve benddir. Âşık esîr olmuştur. Bazen bu hasret âşığın gönlünün hasta yattığı ve kimsenin uğramadığı bir unutulmuşluk köşesidir. O köşede âşık, bir hicrân, yaralama, kan akıtma, öldürme, parçalama, ızdırap verme vs. özellikleriyle kılıca, oka, dikene vs. benzetilir. Vuslat su olunca hasret oruca; âşık garip olunca hasret sofraya benzetilir. Âşığın feryadı ile çeng olan hasret; onun canı ve gönlü ile de şiirine akseder. Bu hasret ateş olur yakar, humma olur çaresiz bırakır. Cehennem olup azap verir, yara olur acı çektirir. Gece olur âşığın dünyasını karartır, oruç olur onu her şeyden alıkoyar. Divân şâirleri bunun gibi birçok yönlerden hicrân ve hasreti söz konusu etmişler, hicr, ayrılık, firkat, firak gibi kelimeler ile de hasreti anlatmışlardır.




Çevrimdışı GeCe_MaViSi

  • Yeni Üye
  • *
  • İleti: 18
  • Cinsiyet: Bay
    • Profili Görüntüle
Ynt: İskender Pala ve eşsiz yorumu...
« Yanıtla #36 : Temmuz 03, 2008, 09:35:12 ÖS »
Hatırlayanınız var mı, sevgi neydi?

Sevgi bir bakış, bir gülüş müydü bazen; bir akış, bir koşuş muydu?..Sevgi gönül kumaşında bir nakış mıydı?!..

Hatırlayan var mı sevgi neydi?
Leyla'ların, Şirin'lerin, Aslıların nazı mıydı o; yoksa Mecnun'ların, Ferhatların, Kerem'lerin niyazı mı? Hangisinde belirtmişti ilk kıvılcımı sevginin? Neydi sevgi?!..

Açıkken gözbebeğimize yerleşen de, göz yumduğumuzda gönlümüze sızan da sevgi değil miydi bir vakitler? Bir dudağım kıpırdanışından yanağımıza akseden pembelikler, utanmalar sevgi değil miydi yoksa? En son ne zaman kızarmıştı yanağımız hatırlayanınız var mı? Uykumuzu en son ne zaman terk etmiştik sevgiyi düşünmek adına? En son sevgi şiirini hangi gecede okumuştuk?


Sahi, neydi sevgi? Bir çuhayı ipek görebilmek miydi; toprağı amber niyetine koklamak mı? Sureti sirete, arazı cevhere, bedeni ruha köle eylemek miydi sevgi? Sevgi bir iyilik miydi, şefkatli bir cümlecik mi? Neydi sevgi dış mıydı, yoksa iç mi; zahir miydi, yoksa batın mı; kalıp mıydı, yoksa can mı?Var olmak mı, varlıktangeçmek mi? Dünyaya gülmeye mi gelmiştik, ağlamaya mı; ölüyor muyuz, yoksa doğuyor mu? Sevgi neydi?!..


Sevgi bir acıydı herhalde, bir kederdi, kah hüzünle, kah mutlululkla hatırlanan. Belki de sabırdı sevgi,affetmekti, gelecek günler adına. Sevgi sınanmaktı adl-i ilahi'de ve sınavı geçmekti ercesine. Sevgi bir tevbeydi, nasuh kisvesinde; bir dirilişti nefsi öldürerek. Sevgi iyi bir ad bırakmatı fena yurdunda. Ömür geçer de ad kalır...

Sevgi: İki hece.
Sevgi, sevmek kelimesinden türetilen bütün öteki kelimelerin en güzeli.
Derin uykulara dalmadan önce ilk soru: Sevgilerinizi en son ne zaman hatırlamıştınız ve sevgiyi hak edenleri en son ne zaman?!..
Bir soru daha: Sevgileriniz yalan mıydı yoksa?!..
Ve son soru: Çorak vadilere yönelmişse sevgimiz, çevremizi kandırmıyorsa sulara, içimizden akan Nil olsa ne?!...

 
En iyisi sevmek yine insanları,ki bir yalandır sevmek; sonsuz...

Mevlânâ muhibbi

  • Ziyaretçi
Ynt: İskender Pala ve eşsiz yorumu...
« Yanıtla #37 : Temmuz 04, 2008, 07:01:01 ÖÖ »
Teşekkürler bu güzel paylaşımınıza...    ;)

Mevlânâ muhibbi

  • Ziyaretçi
Ynt: İskender Pala ve eşsiz yorumu...
« Yanıtla #38 : Temmuz 04, 2008, 07:12:37 ÖS »
Ebrûli

Geldiler
Söz yerde kalmasın dediler, kucaklamaya geldiler. Geldiler; güzellik katmak için cümle güzel sözlere. Ve özüne ufuklar açabilmek için sözün, yağmur yağmur yağmaya bulutlar getirdiler. Yazıların çevresine nisan nisan göklerden, mermer mermer damarlardan ziynetler kondurdular. Dalga dalga, çiçek çiçek, renk renk bulutlar getirdiler ve adına bulutumsu, bulut renginde, bulutlu mânâsına ebrî dediler, peşisıra akşamları savurdular.
      Geldiler... Önce sevgilinin kaşındaki kıvrıma, sonra kız çocuklarına ebrû diye ad koyup şânını yücelttiler bulutumsuyu âleme destân eylediler. Avrupa'da "Türk kâğıdı" Arapta "mücezza" adıyla süslendi kâğıtlar damar damar. İlk örneğini Buhârâ semalarındaki bulutlardan almıştı ebrû; ilk gözyaşını Türkistan yaylalarında bıraktı kıvrım saçlı güzel. Durgun sularına ay düştü çeyiz sandıklarına istiflenen şiirlerin ve bir fesleğen yaprağına yazıldı berrak âmentüler. Anadolu'ya getirdiğinde kar çiğnemekten yorgun esir tacirleri bu Çiğil güzelini, İstanbul tahtında Muhteşem Süleyman oturuyor, Fuzulî, "ilim bir kıyl ü kâl imiş ancak" diyordu.
      Geldiler... Budaksız çam ya çinkodan tekneler yapıp içine bal kıvamında kitreli sular doldurdular. Desteseng ile ezdiler bir mermer üzerinde boyalarını ve merhem merhem sakladılar kavanozlarda eleğimsağmalara öykünerek Lahor'dan, Bedahşan'dan, Bengal'den insanlar kendine rastlıyordu renklerinde... Çividî topraklardan, kırmız böceğinden, kibrît-i ahmerden... At kuyruğu fırçalar ile serptiler boyaları semender renkli tekneye ve gönüllerinden geçeni nakşettiler Ayvazovski dalgalarının köpüklerine âraf kuşları gibi.
      Geldiler... Su üzerine resim yaptılar önce, kalp çizdiler, şakayık ve karanfil resmettiler. Bir denizci türküsü tutturdular tavlon güvertede, sersefil şîrpençeleri erittiler beyaz hurafeler özgürlüğünde. Renk renk hercâîler, deste deste sünbüller, üftade karanfiller. İlle lâleler... Solmasın, sararmasın diye bunca çiçek, kağıtlara sardılar yapraklarını, dallarını; Filistin'de bir kuyu Yusuf'u sarar gibi, Yed-i Beyzâ'da asa, denizi yarar gibi... Boynu bükük aldanmalar yıldız yıldız ekildi bahçelere ve kuş dilini bilenler yazdı en eski kafiyeleri suyun üstüne.
      Geldiler... Suya resmettikleri güzelliklerden hâreler ve menevişlerle asalet verip kâğıda, cilt cilt varaklara gülgunî kerrakeler giydirdiler, zahriyelerden şemselere atıldılar; hatimelerde zerefşâna çatıldılar. Sevincinden bulutlarda dolaşıyordu ilk kez kitap olalı kitap. Ayetler, hadisler, kıtalar, beyitler... Kelam-ı kibar ve darb-ı meseller... Hayatın horozlu aynasına vurgun murakkalarla asılırken duvarlara harfler ve kelimeler, en âsûde uykularını uyumak üzere ilk kez yasladılar başlarını bulutlara ve her uyandırılışta bir kez daha zinde yaşadılar hayatı. Siyah ebrûlerini duruben çatıp gamze oklarını âşıka atan dilberler bir ebrûli yaşmak takındılar.
      Geldiler...Çıtalar üzerinde koyu gölgelerde kuruttukları taze ebrûlara mühreyle fön çektiler, zerefşân ile sürme. Ad koydular her birine desen desen ve battalın öbek öbek renklerini hafif bülbül yuvalarıyla tarttılar. Çiçekliler, gelgitler, akkâseler, çifte âherliler... Sen de kılçıklı, ben diyeyim kumlu; sen somaki söyle, ben sünbül duyayım; sen taraklı öğren, ben tarama anlatayım... Sefere gecikmiş tayfalar anlattı yayla göçlerin telli turnalarına Ahd-i Atik efsaneleri buram buram, ve derinliklerinde kayboldu kekeme hüzünlerle ritmik sevinçler.
      Geldiler...Sanatlarını adlarıyla andırmak üzere geldiler ve Ayasofya kürsüsünde Hatip, gül yetiştiren adamın ruhundan Necmeddin oldu ebrunun adı. Yahudi ile Şebek... Hezarfen Edhem, Şeyh Sadık ve Sami'ler... Suda bir Lafza-i celal, kayıtsız aruz adımlarında bir Sa'dâbâd-lâlesi... Sonra bir Mustafa Düzgünman ve gelincik ebrusu, şakayıklar.
      Geliyorlar... Japonya'dan Amerika'ya; Avustralya'dan Ümitburnu'na kadim "Türk kâğıdı"nı bir medeniyet mihengiyle tartarak geliyorlar.
Kalkın ve ağlayın!.. Kaldığı yerden devam etsin rüyalar...
 

İskender Pala

Mevlânâ muhibbi

  • Ziyaretçi
Ynt: İskender Pala ve eşsiz yorumu...
« Yanıtla #39 : Temmuz 05, 2008, 02:21:19 ÖS »
Hazan ile hüzün


“Eylül, malum a, hüzün ve matem ayıdır” Mehmet Rauf, edebiyatımızın ilk psikolojik romanı olmak dolayısıyla büyük ün kazanan ve adını edebiyat tarihine yazdırmayı hak eden Eylül adlı romanına bundan yüz yıl evvel bu cümle ile başlamıştı.
Bu cümleye bakarak kitabın sonunu kestirebilir, konusunu kavrayabilir, özetini alabilirsiniz. Önemli iki kelime var çünki elimizde: Eylül ve hüzün... Telaffuzu bile insanı, bir lirik roman okumuş gibi etkileyecek iki kelime...
Eylül... Fersude sonbaharların giriş kapısı... İlk yaz rüzgârından alınmış bir hızla savrulan düşüncelerin, hoyrat hayallerin ve avare zamanların yorgunluğu, kırgınlığı, pejmürdeliği içinde yeniden derlenip toparlanması gereken hayatın rengi... Ve yeniden başlamanın yorgun ritmini hatırlatan yağmurlar... Bölük pörçük hatıralar, kırık dökük sevinçler... Şiir kılığında gelen acı... Eylül işte; nâm–ı diğer, hüzün...
Eylül... Her şair için ayrı bir Leyla; kurşunî gelinlikler giyinip de gelen... Dilemmaların çıldırtıcı sükunu bir yanda; ve bir yanda sislerin ve buğuların ardından sökün edip yürümüş sancıların ilhamı... Katar katar uzaklaşan kuşların kanatlarına yüklenen son arzular kadar umutsuz ve beklenesi... Eylül işte; nâm–ı diğer, pişmanlık...
Bilmiyorum, siz bu yazıyı okurken yağmur yağıyor olacak mı?.. Belki yapraklar savruluyordur şimdi bulunduğunuz şehirde; belki sular kararıyordur yavaş yavaş... Altın kızılı bir gurubun soyunmuş dalında çifte kumruları seyrediyorsunuz belki de... Bir sanatoryum bahçesinde gezinen uzun saçlı, zayıf ve genç iki kaderdaştır belki ikindiler ve yağmurlar... Belki sizin kentin huzurludur akşamları, belki de alaca düşmüş gecenin bir yüzünde siyah tırnaklarını ruhunuza geçirmeye çalışan ifritler dolaşır... Eylül işte; nâm–ı diğer melal...
Eylül... Yaşanmamış mevsimlerin en gerçeği... Uçuk benizli koşuşturmacalar, yeniden kurulan defter–kitap pazarı... Eski okul çantasına kalem yerine ancak gözyaşını koyarak okula giden minik adımlar... Yoksul mahallelerde gitgide çamurlanacak karanlık sokaklar... Camlara mıhlanıp 70 yıllık muhteşem bir sükût ile yolları seyreden kırçıl hatıralar... Ciğer paresini okula eksik kitapla gönderen annenin yüreğindeki çizik... Para etse canını da verir ama... Eylül işte; nâm–ı diğer, acının mührü...
“Melali anlamayan nesle âşina değiliz”
İnsanın bu mevsimde ya ağlayası, ya şair olası gelir ya!..



Mevlânâ muhibbi

  • Ziyaretçi
Ynt: İskender Pala ve eşsiz yorumu...
« Yanıtla #40 : Temmuz 08, 2008, 11:05:09 ÖÖ »
Âşığın Gözyaşı Gül Renginde Akar!
   

       Gül. Divân şiirinde en çok sözü edilen çiçek, güldür. Sevgilinin yüzü ve yanağı ile sıkı münasebeti vardır. Bazan gül bunlara; bazan da bunlar güle benzerler. Gerek koku, gerekse renk bakımından çok güzel olan gül, daima tazedir.Bu yönüyle bağın, çemenin ve baharın vazgeçilmez bir ögesidir. Bizzat kendisine mahsus gülistan, gülşen ve gülzâr vardır. Hatta ona bazen sultan olarak da rastlarız. Baharın diğer adının gül mevsimi oluşu da güle verilen önemden ileri gelir. Gül yetiştirmenin çok zahmetli bir iş oluşu onun âdetâ nazla beslenip büyümesi şeklinde ele alınır.
    Gülün açılması apayrı bir olaydır.O, seher vaktinde sabâ yelinin parmaklarıyla açılır. Onun açılması bir neşe ve sevinç belirtisidir. Çünkü gül açılınca bahar gelir, eğlence başlar. Gülün handân oluşu da yine onun açılması, çâk- ı girîban eylemesidir. Gül bu kadar güzel ve çekici olmasına rağmen çok çabuk solar. Yani geçicidir. Tıpkı âşığın ömrü gibi çabucak geçiverir.
    Sabâ yelü gülün yapraklarını yavaşça aralar ve kokusunu her tarafa yayar. Ancak sonbahar yeli onun için felakettir. Onun perişân olmasına, dağılmasına neden olur. Gülün suya olan ihtiyacı her çiçekten fazladır. Sık sık sulanmalıdır. Kökleri su içinde olursa daha güzel yetişir. Bu nedenle güller su kenarlarında bulunur ki “hurrem” oluşu buradan gelir.Bazan gül yaprakları çiğ tanesiyle birlikte görülür.
    Bütün bunların hepsi bir yana gül ile bülbül’ün aşkları dillere destandır.Gül , bülbülün sevgilisidir.Âşık da sevgili denen gül karşısında şakıyıp duran bir bülbüldür.Gül ile bülbülün bu hikayeleri İslam – Şark edebiyatlarını çok etkilemiştir.Hatta “Gül ü Bülbül”adlı alegorik,müstakil eserler bile yazılmıştır.
Gülün dikeni aşığın rakibidir. Ancak gül ile diken iyilik ve kötülük, kolay ile zor, dost ile düşman vs. zıtlıkların timsalidir.
    Gülün yaprağı anılınca defter,divân, tomar,varak,yazı ile ilgili eşya akla gelir. Sabâ yeli yavaş yavaş bu defterin sayfalarını çevirirken bülbül ondan letâif öğrenir ve şâir, sevgilideki yanağın övgüsüne başlar.Utanan kişinin yüzünün kızarıp güül rengini alması dolayısıyla gül daima utangaç ve hayâ sahibi olarak ele alınır.Gülün toprağa yakın fidanına dâmen-i gül denir ki yanında menekşe, sünbül ve süsen bulunur.Bunlar âdetâ gülün eteğine yapışmışlardır.Güllerin destelenmesi, toplanması ayrı bir husustur.
    Gül aynı zamanda Cennet çiceğidir.İbrahim Peygamber ateşe atılınca gül bahçesine düşmüştür.Bazan sevgiliye gül denir ve onun her haliyle gül oluşu anlatılır.Onun endâmı, güzelliği ,teri,dudağı,kulakları,yanakları,eli,bileği vs. gülde bulunan özellikle ilgilidir.Âşığın göz yaşı da gül renginde akar.Bazan gül ,rengi ve şekli yönünden yakut bir köşke benzer.B azan da ateş, çerağ, şarap ve la’l olur.Divân şiirinde gül ile ilgili teşbih ve mecazların sonu gelmez. Şâir her bakımdan bu güzel çiçeği anar.

Suya versin bâğbân gülzârı zahmet çekmesin
Bir gül açılmaz yüzün teg verse bin gülzâre su


                                         Fuzûlî
Ansiklopedik Divan Şiiri Sözlüğü

İskender Pala
 



Mevlânâ muhibbi

  • Ziyaretçi
Ynt: İskender Pala ve eşsiz yorumu...
« Yanıtla #41 : Temmuz 10, 2008, 01:16:50 ÖS »
Bülbül ile bağban

Bahçıvan bir sabah bağında güzel bir gül açtığını gördü. Baktı, seyretti, hoşlandı, gönlü ısındı ve onu, sanki âşık olmuşçasına korudu. Gözünden kıskanıyor, esen yelden sakınıyordu.

Bir sabah ne görsün!.. Bülbülün biri gülün dalına konmuş, yapraklarını bir bir koparıyor, zedeleyip yaralıyor. Önce bülbülü kovaladı. Ama gülü boynunu bükmüş, mahzunlaşmıştı. Ertesi sabah gül ile bülbül arasında aynı hadisenin yaşandığını, gülün daha kötü hırpalandığını gördü. Bu sefer bülbüle kastetmek istedi. Ama bülbül uçup gitmişti. Bahçıvan güle bakıp bakıp ağladı. Üçüncü gün bülbül yine gelecekti. Ona bir tuzak kurdu, bülbülü yakaladı. Ne çare bülbül tuzağa düşesiye kadar gülün bütün yapraklarını yok etmişti, sevgiliye kıymıştı. Üstelik de girdiği kafesten bahçıvana şöyle diyordu:

- A insafsız adam!.. Sana ne yaptım ki beni kafese kapattın? Eğer sesimi beğendiğin için beni hapsettiysen ben zaten senin bağının bülbülü değil miyim?!.. Eğer başka bir suç işlediysem bunu bilmek elbette benim hakkımdır, söyle, neden bu kafesi bana reva gördün?

Bahçıvan olup biteni anlattı, gülünü kopardığı için kendisini cezalandırdığını söyledi. Bu sefer bülbül sesini daha da yükseltti:

- Yani şimdi sen, yalnızca bir iki gün içinde solacak bir gülü telef ettim diye mi bunu bana reva gördün?.. Bunun için mi hürriyetimi kısıtladın?!.. Bu seninki adalet midir?!..

Bağcı merhamete geldi, bülbülü bıraktı. Özgürlüğüne kavuşan bülbül bahçıvana şöyle dedi:

- Ey iyi kalpli âşık, mademki sen bana hürriyetimi verdin, ben de sana hazine vereyim. Bahçenin falanca yerini kaz.

Bahçıvan orada bir küp altın buldu. Sevindi, yeni gül bahçeleri yapmaya ahd etti. Bu arada bülbülü affetti, her seher şakıyışlarını lezzetle dinlemeye başladı. Ve bir sabah merakını yenemeyip ona sordu:

- Bahçemdeki hazineyi toprak altındayken biliyorsun da gül dalının yanına kurduğum kapanı gözünün önündeyken nasıl bilmedin?

- Senin kapanın kaza ve kaderin gereğiydi, diye başladı söze bülbül. Kadere karşı hikmet gözü kapanır. Kişi ne kadar açıkgöz olursa olsun kazaya karşı kördür.
İskender Pala'nın bir makalesinden...

Mevlânâ muhibbi

  • Ziyaretçi
Ynt: İskender Pala ve eşsiz yorumu...
« Yanıtla #42 : Temmuz 11, 2008, 06:16:03 ÖS »
Aşka Yalvarış!..

Bildi tamâm-ı âlem kim derd-mend-i aşkım

Yâ Rab henüz hâlüm bilmez mi ola yârim
Aşk derdini çektiğimi bütün âlem biliyor.

Ya Rab, durum bu iken, hâlâ sevgilim benim hâlimi bilmiyor mu acaba?!

   Bir âşık için en büyük ıstırap, sevgilisinin kendisinden tegafül göstermesi, yani onu âşık saymamasıdır. Görmezden ve bilmezden gelmenin bir adım ötesi de duymazdan gelmedir. Şairin bunca feryadına rağmen sevgilinin onu işitmemesi yahut işitmiyormuş gibi davranması, çekilir dert değildir. Üstelik bütün âlemin bildiği bir şeyi inkâr noktasında hakikî aşk kendini gösterir. Çünkü aşk, yalnızca seveni ilgilendirir, sevilenin bundan haberdar olması yahut ona cevap vermesi aşkın değerini de düşürecektir. Gerçek âşık odur ki sevgilisine olan aşkını gizli tutup bu uğurda can versin.

Vaslından ayrı n'ola kanım dökülse gül gül

Ben gülbün-i firâkım bu fasldır baharım

Sana kavuşma özlemiyle kanım gül gül dökülse ne çıkar; ayrılığın gül dalı benim ve şimdiki bu mevsim de benim baharımdır.

   Fuzûlî, salt ayrılıktan yaratılmış bir fidan olarak gördüğü için gül rengindeki gözyaşlarını (kanlı gözyaşı) bu fidanın bir meyvesi yani ayrılığın tabiî sonucu olarak anlıyor ve ayrılık acısıyla aldığı her nefesi kendisinin en mutlu olduğu mevsim ve çağ olarak nitelendiriyor. Kendisini baştan ayağa bir gül fidanı ile teşhis eden bir âşığın yaprak dökmesi de ancak gül yapraklarının dökülmesi yani kanlı gözyaşlarının gül yaprakları gibi yere saçılması şeklinde anlaşılabilir ki, bu da gülün, ömrünün sonuna geldiğine delâlet eder. Yani şair, ayrılık acısıyla can verme noktasına gelmiştir. Çünkü aşk uğruna henüz can vermeyen âşıkta dökülecek kan var demektir.

Rüsvâylarından ol meh saymaz beni Fuzûlî

Divâne olmayam mı dünyâda yok mı ârım

O dolunay sevgili, yazık ki beni aşkıyla rüsva olanlar arasında saymıyor. Ey Fuzûlî, bu tutum karşısında nasıl çıldırmam; dünyada benim ar ve namus duygum kalmadı mı yani?!..

   Bir insan aşk divanesi olduktan sonra zaten rezil rüsva olmuş, dolayısıyla ar ve namustan sıyrılmış demektir. Buna rağmen sevgilisi onu görmezden gelip uğrunda çektiklerini hiçe sayıyorsa, ona hakaret ediyor demektir. Âşığı çıldırtan, onun namusuna dokunan da işte budur.

   Sevgili uğruna can vermek, âşık için pek kolaydır. Ne var ki sevgili, kendi uğrunda kurban olan canı kurbanlığa kabul etmezse asıl felâket odur ve ömür boşa geçmiş sayılır.

   Şair sevgilisini aya benzetirken eski yıldız ilmine göre ayın sa'd (kutluluk) ve neyyir-i asgar'ı (küçük nurluluk) temsil ettiğini, astrolojiye göre ay burcundan olanların sebatsız, ihmalkâr ve kararsız olduklarını da bize hatırlatmaya çalışıyor. Çünkü bu huyların hepsi, sevgilide olan özelliklerdir.

   Nihayet şair ay ile deliliği yan yana getirerek, o ay sevgiliyi gördükten sonra nasıl çıldırmayayım, diye yakınmaktadır. Bilindiği gibi dolunay, deliliğin artmasına yol açar. Dolunaya direkt muhatap olan eşyanın tabiatı değişir, keten çürür, şarap bozulur, insanların duyguları çılgınlığa varır. O halde Fuzûlî'nin de dolunay gibi olan güzelin sevgisiyle direkt temas halindeyken delirmemesi imkan dışıdır. Buna aşk cinneti derler. Fuzûlî'nin, bu gazelde daha ilk beyitten itibaren neden âşığa değil de aşka yalvardığını ve kendini salt aşktan yaratılmış olarak gördüğünü şimdi anlıyor musunuz?!..

Cinnetini arttıran aşkına aşk olsun ey büyük âşık!..

                    İskender Pala...Ve Gazel Yeniden[/b]

Mevlânâ muhibbi

  • Ziyaretçi
Ynt: İskender Pala ve eşsiz yorumu...
« Yanıtla #43 : Temmuz 13, 2008, 10:34:02 ÖÖ »
Aşk Kurban İster!!

Bağdatlı söz ustası Fuzûli bir gazelinde,

Vermeyen cânın sana bulmaz hayât-ı cavidân
Zinde-i câvid ana derler ki kurbândır sana


Diyor. Bu beyti anlamak için belki de onun çok ünlü olmuş bir başka beytine bakmak gerekecek. Şöyle:

Yılda bir kurbân keserler halk-ı âlem îyd için
Dem be dem sâat be sâat ben senin kurbanınam
                       
      
   (Birileri ibadet için yılda bir defa kurban kesiyorlar.Ben ise her an ve her saat senin için yeniden kurban olmaya hazırım ve belki de bu ayrılık yüzünden kurban olmadayım..)
           
           Kurban ,İslam’ın beş şartından birisidir ve yılda bir kez bir şükrane,bir teşekkür,bir kulluk bildirme ritüeli olarak uygulanır.İnsan Allah’a böylece yakınlaşır ve aradaki bağlar pekişir.Sevenin de sevilene kurban olması bu yakınlığı istemek yüzündendir ve belki de ona kulluğunu bildirebilmek içindir.Bu durumda kurban olmak.aşkın ilk adımı sayılır.Çünkü yakınlaşma kurban olma ile eş zamanlı ilerler.Âşık,daha ilk adımda kendini feda etmeli,kendinden vazgeçmeli ki,âşıklık iddiasında bulunabilsin.Böylece kendisine bir aşk yolu açılacak ve ilerlemeye başlayacaktır.Hani mistisizmdeki nefsi kurban etme ,benlikten arınma gibi.Derviş bir yola girmeden önce nefsini öldürmek üzere hazırlanır ve nefsini öldürebildiği ölçüde aşk yolunda ilerleyip makamlara erer.Tıpkı bunu gibi , o ilk kurbandan sonradır ki,âşık için de aşk yolu aydınlanır ve ilerleme,bu yolda olgunlaşma başlar.Yukarıdaki beyitte Fuzûli bütün bunların ötesinde bir adım daha atarak,”Ey sevgili! Ben senin saat be saat,dem be dem,saniye başına bin defa kurbanınam”diyor.Böylece sırf yıllık teşekkür borcundan kurtulmak için kurban kesenler ile benim aramda bir fark var demek istiyor.Çünkü önemli olan,teşekkür borcundan kurtulmak değil,sevgili uğruna fedakarlıklardan ne kadarı yapabiliyorsa onu yapmak ,böylece ona yakınlaşmaktır.Yani nefes başına bin defa kurban olurcasına yakınlaşmak…Şimdi ilk beyte dönüp ne anlatılmak istendiğine bakalım:

Vermeyen cânın sana bulmaz hayât-ı cavidân
Zinde-i câvid ana derler ki kurbândır sana


(Sana canını bağışlamayan ,canını sana sunmayan kişi,hayat-ı câvidân bulamaz.Her dem diri ve genç olmak ,elbette sana kurban olmakla mümkündür.)

Ferhat ,şirin için öldüğü için ölümsüz haya buldu ,bugün Ferhat’ın adını anıyoruz. Kays ile Leyla birbirleri için öldükleri için bugün yaşıyorlar.O hâlde aşk işinde yaşamak için ölmek gerekir.Yaşamak için ölmenin sırrı hayatı çoğaltmaktan geçer.Hayatı üretmekten,zamanı çoğaltmak.zamanı başkaları için de kullanılır yapmak.Tek başına tüketmek yerine paylaşarak çoğaltmak.Belki zamanı başkaları içinde örnek hâle getirmek.Bir şeyler yapıp bu dünyadan öyle gitmek,adımızı gökkubbenin duvarına kazımak.
            Aşk işinde bir âşık,sevgilisi karşısında kendisini fedakârlık ile var eder,onunla aşkını ispatlar.Belki sorar kendisine;”Ey âşıklık iddiasında bulunan gönül! Sevgili için ne hazırladın ,onun uğrunda fedakârlığın ne derece olacaktır?Elbette sevgilinin bütün âşıkları onun için fedakarlık yapıyorlar,herkesin bir fedakarlığı vardır onun için ama sen hangisini yapabileceksin?!..Kimisi şunu verir,kimisi bunu verir;kimisi şu gece uykusuz kalır,kimisi şu gününün gözyaşıyla geçirir,kiminde ah-vah,kiminde ayrılık yarası,kiminin bağrında ateşler,kiminin gözyaşı denizler gibi.Kimisi şöyle şiirler yazar,kimisi böyle efsane olur.Herkes bir fedakarlık peşinde,herkes kendinden vazgeçmiş ,sevgili için yaşıyor.Canı için sevgili isteyenler yok olmuş, sevgili için can arzu edenler var. Sen de onların arasındasın madem, neyin var sevgili için, ona ne hazırladın?!
 

Divane Güzeller\ İskender Pala

kayra

  • Ziyaretçi
Ynt: İskender Pala ve eşsiz yorumu...
« Yanıtla #44 : Temmuz 13, 2008, 12:51:58 ÖS »
tesekkurler cok guzeldı