Gönderen Konu: Hat Sanatı ve Hattatlarımız  (Okunma sayısı 17838 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Lâle

  • Site Yöneticisi
  • VIP Üye
  • *****
  • İleti: 10862
  • Cinsiyet: Bayan
    • Profili Görüntüle
Hat Sanatı ve Hattatlarımız
« : Ekim 03, 2010, 10:33:44 ÖÖ »






Hat Sanatı ve Hattatlarımız

Hattatlık Arap harflerinin değişik ve süslü biçimde yazılıp düzenlenmesine dayanan bir el sanatıdır. İslâm dininde resim yapmak yasak sayıldığı için  İslâm ülkelerinde yazıları süslemek bir bakıma resmin yerini tutuyordu.

Hattat Şeyh Hamdullah

İslam yazı sanatını zirveye taşıyan hattat olarak tanımlanan Şeyh Hamdullah Amasya’da doğmuştur. Doğum tarihi kesin olarak bilinmemekle birlikte tarihçiler 1426-1429 olabileceğini kaydetmekte. Hamdullah Çelebi, dini ilimleri ve edebi bilgileri devrinin meşhur alimi Şehzade II. Bayezid ve Ahmed’in hocası Hatip Kasım Efendi’den tahsil etmiş, ileri seviyede Arapça öğrenmiş. İlk hat hocası Sufi Yahya Çelebi-zade Ali Çelebi olmuştur. Onun Fatih Sultan Mehmet’e katip olması üzerine Amasya’da Hayrettin Halil Çelebi hocalığında yazı eğitimini tamamlamış. Şeyh Hamdullah asıl gelişmesini Yakut Musat’sımi ve Abdullah Sayrafi’nin yazıları üzerinde yaptığı uzun çalışmalar sonucunda elde etmiş. Şeyh Hamdullah yazdığı yazı ve kendine has üslûbu ile “ Kıbletül Küttab ” diye anılmıştır. Yazı onun elinde o derece gelişip güzelleşmiştir ki zamanındaki ve daha sonraki hattatlar ona benzemeye çalışmışlarsa da sanatına yaklaşabilen çok az olmuştur. II. Bayezid, şehzadeliği ve Amasya valiliği sırasında Şeyh Hamdullah ile yakından ilgilenmiş, hatta Hamdullah’ın yazı hokkasını kendi elinde tutarak üstada hizmette bulunmuş. Davetlerde de en yakınında oturtmuş, diğer misafirlerden ayrı tutmuş.

Hattatların piri Şeyh Hamdullah, “Şeyh” unvânını ok atıcılığından almış. Ok ve yay yapmakta meşhur olan Şeyh Hamdullah iyi bir ok atıcısı olduğunu, 1100 adımlık atışıyla göstermiş. Pehlivanlar arasında ok atış rekoru kırarak menzil sahibi üstat olmuş. Bu başarıları sebebiyle Padişah II. Bayezid tarafından Mahmud ve Hamza Dede’den sonra Ok Meydanı Atıcılar Tekkesi Şeyhliği’ne tayin edilmiş. Şeyh Hamdullah aynı zamanda iyi bir terzidir. Diktiği kaftanların dikiş yerlerini bulmakta zorlukta çekilirmiş. II. Bayezid’in şehzadeliği sırasında Şeyh Hamdullah kendi elleri ile diktiği ve hediye olarak verdiği kaftanda dikiş yerleri gizlenmiş.

II. Bayezid’in vefatından sonra oğlu Sultan Selim zamanında sekiz yıl tamamen inzivaya çekilmiş. Hem talebe yetiştirmiş, hem de manevi terbiyesine girmiş müritlerini irşat ederek günlerini geçirmiş. Kanuni Sultan Süleyman Han’ın tahta çıkması ile tekrar padişahın teveccühüne mazhar olmuş. 1526 yılında İstanbul’da vefat eden Şeyh Hamidullah’ın mezarı Karacaahmet’tedir.

Şeyh Hamdullah doksanı aşan yaşı ile hayata veda ettiği zaman, geride 30 Mushâf-ı Şerif, 50 En’am-ı Şerif ve cüz, 121 mûrakka ve kıt’a 8 ilmi eser, 6 dua mecmuası bırakmıştır. İlim ve sanat dünyamıza bilhassa altı nevi yazıda eserler vermiştir. 47 adet Mushaf-ı Şerif, Meşarik ve Mesahib-i Şerif, bine ulaşan Enam, Kehf, Nebe sureleri, tomar kıt’a ve murakka yazmıştır. Mimaride tezyini bir unsur olan celi yazılarla pek az meşgul olmakla beraber bilinen celi yazıları İstanbul’un Firûz Ağa Camii, Davut Paşa Camii, Bayezid Camii kitabeleri ile Edirne Bayezid Camii kitabeleri onun eseridir.

Alıntı


« Son Düzenleme: Ekim 03, 2010, 11:04:56 ÖÖ Gönderen: Lâle »

Çevrimdışı Lâle

  • Site Yöneticisi
  • VIP Üye
  • *****
  • İleti: 10862
  • Cinsiyet: Bayan
    • Profili Görüntüle
Ynt: Hat Sanatı ve Hattatlarımız
« Yanıtla #1 : Ekim 03, 2010, 10:36:42 ÖÖ »
Ahmed Şemseddin Karahisari

Anadolu’nun yedi büyük üstâdından biri kabul edilen (1) Karahisârî’nin hayâtı hakkında yeterli bilgiye sâhip değiliz. 874/1469 yılında Afyonkarahisar şehrinde doğduğu tahmin edilmektedir. Halvetî şeyhlerinden Cemâl Halîfe’ye intisâp etmiş ve ona halîfe olmuştur.Müstakimzâde Tuhfe’de, aklâm-ı sitteyi Yahyâ Sûfî (ö. 882/1477)’den, daha sonra Esedullâh-ı Kirmânî’(ö. 893/1488)’den öğrendiğini kaydediyor. Ancak Yahyâ Sûfî’den yazı meşk etmesi târih bakımından uygun görülmemektedir. Kendisi de imzâlarında Esedullâh-ı Kirmânî’yi hocası olarak göstermiştir. Esedullah, Yâkût ekolünün ünlü hattatlarındandı. Fâtih devrinde İran’dan İstanbul’a gelmiş olduğu tahmin edilmektedir. (2) Karahisârî, bu ünlü hattattan Yâkût tarzını öğrenmiş, bu ekolün Osmanlı diyârında temsilci olmuş, Yâkût-ı Rûm diye anılmıştır.

Ahmed Karahisarî hattıyla müselsel besmele ve satranclı kûfî
(TİEM, nr. 1443) Karahisârî, Yâkût vâdisinde üstünlük sağlayarak kendi üslûbunu ortaya koydu. Kânûnî devrinde Şemsü’l-hat (hat güneşi) diye şöhret buldu. Bilhassa müsennâ, sülüs ve celî-sülüs yazılarda ulaştığı kompozisyon güzelliği, bütün hattatlar tarafından kabul edilmiştir. Dâimâ yeni terkipler arayan bir rûha sâhip olan Karahisârî, altınla yazdığı harflerin etrâfını siyah mürekkeple, çok ince, hassas bir şekilde tahrirlemiştir. Kâhire Menyel Sarayı Hat Müzesi’nde bir kıt’ada çok ince siyah mürekkeple çizilmiş nesta’lik yazısı vardır. Bu örnek, onun nesta’lik yazıyla da alakalandığını ve bildiğini gösteriyor.

Karahisârînin Kânûnî Sultan süleyman için yazdığı TSMK, H.S. 5 numarada kayıtlı bulunan 62×41 c. ebâdında Kur’ân-ı Kerîm en önemli eserleri arasındadır. 1981′de İtalya’da basılmış olan bu Mushaf, Yâkût tarzında tertip edimiş her sayfada ilk satırı muhakkak, beş satırı nesih, son satırı muhakkak hatla yazılmış, bütün sayfaları saray nakışhânesinde tezhip edilerek ciltlenmiş bir şâheserdir.

Ahmed Karahisârî’nin müze ve kütüphânelerimizde bilinen diğer bâzı eserleri: TİEM, 400 numarada Mushaf, 1443; Süleymâniye Ktp., 15; Ayasofya 19, 24 numaralarda kayıtlı en’âm-ı şerîfler; İÜK, 197, A.6714 numaralarda Kur’ân-ı Kerîm; TSMK, III Ahmed 3654, E.H., 2112; TİEM, 2466, 1438, 2499, 400, 2649 numaralarda kayıtlı murakka’larıdır. Süleymâniye Câmiî celî kubbe yazıları Ahmed Karahisârî tarafından yazılmış iken, XIX. asırda yapılan tâmir esnâsında, Abdülfettah (ö. 1314/1896) tarafından yeniden yazılmıştır.

Ahmed Karahisarî’nin muhakkak, sülüs ve nesih hatlatla En’am sûresinden bir sayfa, 27-36. ayetleri
(TİEM, nr. 1443)
Osmanlı diyârında bir nesil devam eden Karahisârî üslûbunun temsilcileri arasında öğrencisi Hasan Çelebi Hasan b. Ahmed (ö. 1003/1594), hocası kadar ünlü bir san’atkârdır. Süleymâniye ve Edirne Selimiye Câmileri taşa mahkûk kitâbe ve çini üzerindeki yazılar Hasan Çelebi’nin eseridir. Daha sonra Şeyh ekolünü benimsemiş, o tarz eserler vermiştir. Karahisârî’nin diğer talebeleri arasında Ferhad Paşa (ö. 982/1574), Büyük Çekmece Köprüsü’nün kitâbe yazılarını yazan Derviş Mehmed “Karahisârî Dervişi” (ö. 1001/1592), İbrâhim el-Hüsnü, el-Kâtip (ö. 967/1559) ve Muhyiddin Halîfe (ö. 983/1575) en meşhurlarıdır. Tophane’de Kılıç AliPaşa Câmii yazılarının hattatı Yusuf Demircikulu (ö. 1611/) Karahisârî’nini aklâm-ı sittede açtığı çığır, yerini Şeyh mektebine bırakırken, celî yazılardaki tesîri Mustafa Râkım’a kadar devam etmiştir.

963/1556 yılında doksan yaşları civârında vefat eden Karahisârî Sütlücü’de İshak Cemâleddin Halvetî’nin yanına defnedilmiştir.

Alıntı

Çevrimdışı Lâle

  • Site Yöneticisi
  • VIP Üye
  • *****
  • İleti: 10862
  • Cinsiyet: Bayan
    • Profili Görüntüle
Ynt: Hat Sanatı ve Hattatlarımız
« Yanıtla #2 : Ekim 03, 2010, 10:56:35 ÖÖ »










Çevrimdışı Lâle

  • Site Yöneticisi
  • VIP Üye
  • *****
  • İleti: 10862
  • Cinsiyet: Bayan
    • Profili Görüntüle
Ynt: Hat Sanatı ve Hattatlarımız
« Yanıtla #3 : Ekim 03, 2010, 10:57:22 ÖÖ »

Çevrimdışı Lâle

  • Site Yöneticisi
  • VIP Üye
  • *****
  • İleti: 10862
  • Cinsiyet: Bayan
    • Profili Görüntüle
Ynt: Hat Sanatı ve Hattatlarımız
« Yanıtla #4 : Ekim 03, 2010, 11:42:53 ÖÖ »
HAT SANATI ve TÜRKLER

Türklerin İslamiyeti kabulü ve buna bağlı olarak yazılarını değiştirmeleri sonrasında hat sanatıyla ilgilerini gösterecek eserleri zamanımıza kadar gelememiştir. En eski örneklerle, ancak Selçuklulardan itibaren karşılaşıyoruz.
Beylikler devrinde ve Osmanlı’nın ilk iki asrında, Anadolu’daki hat sanatı, kalan örneklere nazaran, Abbasilerin Bağdad’daki üstadane tavırlarının bir devamı gibi görülmektedir. Nihayet Şeyh Hamdullah’la (833/1429-926/1520) hat sanatı Osmanlı hakimiyetine geçmiş ve daima gelişip ilerleyerek XX.asrı bulunmuştur.

AKKAM-I SİTTE

Bu isimle anılan altı cins yazı birbirine tabi, ikili gruplar halinde gözden geçirilebilir: Sülüs-nesih,muhakkak-reyhani, tevki-rıka. Bu üç grubun birincilerinin (sülüs, muhakkak, tevki), ağzı daha geniş kalemle (2 mm civarında) yazılmalarına mukabil, ikincileri (nesih, reyhani, rıka) 1 mm civarında ağız genişliği olan kalemle yazılırlar. Yazı karakteri itibariyle, muhakkak reyhaniyle, tevki ise rıka’yla, birbirine çok benzeyen büyük ve küçük iki kardeşi hatırlatırlar. Ancak sülüsle nesih böyle değildir.

Nesih hattının çok ince yazıları şeklinede, toz kadar küçük görüldüğünden gubari hattı denilir. Eski kaynaklarda sülüs sanat göstermeye en müsaid alanıdır. Harflerindeki yuvarlak ve gergin karakter, ona hattanın elinde en fazla şekil zenginliğine girebilmek ve yeni istiflere açık olmak imkanı vermiştir. Bu hal, hele abidelerde yer alan ve uzaktan okunabilmesi için ağzı çok geniş kalemle yazılan veya satranç usülüyle genişletilen) celi sülüs hattında daha da çarpıcıdır. Nesih hattı ise harflerinde yuvarlaklık olmakla beraber, daima satır nizamına tabi olup istife uygun gelmez; bu sebeple uzun metinlerin, en ziyade Kuran-ı Kerim’lerin (mushaf) yazılmasında kullanılmış, eski matbaacılığımızın hurufatı da nesihle hazırlanmıştır.

Tevki ve Rıka kardeşler de Osmanlı nın ilk devirlerinde resmi yazışmalar ve nadiren kitap çoğaltmak için ele alınmışlardır. Bu altı cins yazıda Arapça’nın icabı olarak hareke ve diğer yardımcı okuma işaretlerinin kullanıldığı yazı cinsleridir. Türkçe metinler için nesih, tevki ve rıka yazılarının harekesiz yazıldığı da görülmektedir.

TA’LİK

Bu yazı, aslında Tevki hattının XIV. Asırda İran’da kazandığı değişiklikle ortaya çıkan yazıya verilen isimdir ve orada daha çok resmi yazışmalarda kullanılmıştır.

DİVANİ - CELİ DİVANİ

İran’da resmi yazışmalarda kullanılan ta’lik hattı Osmanlı’ya Akkoyunlular (1467-1501) yoluyla XV. Asırda geldiğinde, kısa zamanda büyük bir şekil değişikliği geçirerek Divan-ı Hümayun’daki resmi yazışmalara mahsus olduğu cihetle -divani adını almıştır. Harekesiz yazılan divanının XVI. asırda İstanbul’da doğan harekeli, süslü ve haşmetli şekline celi divani adı verilmiş, buda devletin üst seviyedeki yazışmalarında kullanılmıştır (hat sanatındaki “iri ve kalın” manasının aksinei buradaki celi aşikar demektir)

TUĞRA

Bugün nasıl T.C. amblemi Türkiye’yi temsil ediyorsa, Osmanlı devrinde de tahtta bulunan padişahın adına çekilen tuğrai padişahla birlikte babasının adını ve daima muzaffer olmasını dileyen bir duayı (el muzaffer daima) ihtiva eden hususi bir şekildir. Tuğra bilhassa XVI. asırda tezhipli olarak hazırlanırdı. Tuğrayla padişahlar dışında, tarikat pirlerinin isimleri, yahut bir ayet veya hadis yazıldığıda görülmektedir.


Alıntı

Çevrimdışı Lâle

  • Site Yöneticisi
  • VIP Üye
  • *****
  • İleti: 10862
  • Cinsiyet: Bayan
    • Profili Görüntüle
Ynt: Hat Sanatı ve Hattatlarımız
« Yanıtla #5 : Ekim 03, 2010, 11:48:15 ÖÖ »
Derviş Ali (Büyük Derviş Ali)
[ö. 1084-1673]


İstanbullu olan Derviş Ali, Yeniçeri Ağaları Dergah-ı Âlîsi'nde vazifeli Karahasanoğlu Hüseynî Ağa'nın ailesi tarafından yetiştirildi. Bir rivayete göre Ağa'nın kölesi, bir rivayete göre de Ağa'nın manevî evladıdır. Gençliğinde Yeniçeri Ocağı'nda çalıştı ve Karakullukçu (çavuş) oldu. Yazıya merak ederek ünlü hattatlardan biri olan Halid-i Erzurumî'ye müracaatla aklam-ı sitte'yi meşk etti ve icazetname aldı. Başka hattatlarla da görüşerek bilgisini artırdı. Birçok öğrenci yetiştirdi. Ünlü hattat Hafız Osman kendisinin öğrencisi olmuştur. Eski Sadrazamlardan Köprülü Fâzıl Ahmed Paşa da kendisinden faydalananlar arasındaydı. Hattatlar arasında kendisine Büyük Derviş Ali veya Birinci Derviş Ali denir. Çok mâhir bir sanatkardı. Şeyh Hamdullah kudretinde yazmıştır. Bu yüzden hattatlar ona Şeyh-i Sâni (İkinci Şeyh) ünvanını vermişlerdir. Yazılarını, Şeyh'in yazılarından ayırmak güçtür. Osmanlı aklam-ı sitte'sini zirveye ulaştıran Hafız Osman'a hocalık etmek şerefine erişen sanatkar, çok eser vermiştir. Suyolcuzâde, Devha adlı eserinde, hattatı, Şeyh Hamdullah ekolünün ikinci kurucusu olarak görür ve o vâdiyi (ekolü) unutulmak üzereyken onu meydana çıkardığını söyler.

Kaynaklara göre elliden fazla Kur'an, En'am, evrâd, kıt'a ve murakkâ yazmıştır. Şevket Rado, Türk Hattatları isimli eserinde 1062/1652 tarihli 45. Kur'an'ı gördüğünü kaydeder. Mezarı Topkapı dışında, Mesnevî'yi şerheden Sarı Abdullah Efendi'nin [1071/1660] kabri yakınındadır.

Derviş Ali okçuluk sporuyla da uğraşmıştır.

İmzalarından üç örnek: Derviş Ali gufira zunûbehû, Ketebehû Derviş Ali, Ketebehû el-hakîr Derviş Ali.

Büyük Derviş Ali'nin eserlerinin bulunduğu yerler: TSMK, GY. 2 kıt'a, nesih yazıyla 2 sayfa [1073/1662]; EH. 128 Kur'an [1077/1667]; GH. 323 cildbend içinde yazılar; TİEM, No: 176 (Kur'an).

 

Çevrimdışı Lâle

  • Site Yöneticisi
  • VIP Üye
  • *****
  • İleti: 10862
  • Cinsiyet: Bayan
    • Profili Görüntüle
Ynt: Hat Sanatı ve Hattatlarımız
« Yanıtla #6 : Ekim 03, 2010, 11:49:26 ÖÖ »
Mahlukların En Zayıfı

İstanbullu Derviş Ali bilgisi çok bir zat idi. Şeyh Hamdullah hattının ikici kurucusu sayılırdı. Yazdığı bir Kur’an-ı Kerim’e “ Mahlukların en zayıfı Derviş Ali” diye imza atmıştır. Hattatların hemen hepsinde görülen bu tevazu ve mahfiyyet hissi Derviş Ali’de zirveye çıkmış gibiydi.

Köprülüzade Fazıl Ahmed Paşa, sadrazam olduktan sonra kendisini ziyarete gelen hat hocası Derviş Ali’yi daima kapıda karşılar ve elini öperdi.


Çevrimdışı Lâle

  • Site Yöneticisi
  • VIP Üye
  • *****
  • İleti: 10862
  • Cinsiyet: Bayan
    • Profili Görüntüle
Ynt: Hat Sanatı ve Hattatlarımız
« Yanıtla #7 : Ekim 03, 2010, 02:33:59 ÖS »
Hat Sanatı
Türk Süsleme Sanatları

Hat sanatı denilince Arap harfleri çevresinde oluşmuş güzel yazı sanatı akla gelir. Bu sanat Arap harflerinin 6.-10. yüzyıllar arasında geçirdiği uzunca bir gelişme döneminden sonra ortaya çıkmıştır.

Türkler, Müslüman olduktan ve Arap alfabesini benimsedikten sonra uzun bir süre hat sanatına herhangi bir katkıda bulunmamışlardır. Türkler hat sanatıyla Anadolu'ya geldikten sonra ilgilenmeye başladılar ve bu alanda en parlak dönemlerini de Osmanlılar zamanında yaşadılar. Yakut-ı Mustasımi'nin Anadolu'daki etkisi 13. yüzyıl ortalarından başlayıp 15. yüzyıl ortalarına kadar sürdü. Bu yüzyılda yetişen Şeyh Hamdullah (1429-1520) Yakut-ı Mustasımi'nin koyduğu kurallarda bazı değişiklikler yaparak Arap yazısına daha sıcak, daha yumuşak bir görünüm kazandırdı. Türk hat sanatının kurucusu sayılan Şeyh Hamdullah'ın üslup ve anlayışı 17. yüzyıla kadar sürdü. Hafız Osman (1642-98) Arap yazısına estetik bakımdan en olgun biçimini kazandırdı. Bu tarihten sonra yetişen hattatların hepsi Hafız Osman'ı izlemişlerdir.

Türkler altı tür yazı (aklâm-ı sitte) dışında, İranlılar'ın bulduğu tâlik yazıda da yeni bir üslup yarattılar. Önceleri İran etkisinde olan tâlik yazı 18. yüzyılda Mehmed Esad Yesari (ölümü 1798) ile oğlu Yesarizade Mustafa İzzet'in (ölümü 1849) elinde yepyeni bir görünüm kazandı. Türk hat sanatı 19. yüzyılda ve 20. yüzyıl başlarında da parlaklığını sürdürdü, ama 1928'de Arap alfabesinden Latin alfabesine geçilince yaygın bir sanat olmaktan çıkıp yalnızca belirli eğitim kurumlarında öğretilen geleneksel bir sanat durumuna geldi.

Yazı Türleri

Hat sanatının doğduğu dönemde ortaya çıkan altı tür yazı ile İranlılar'ın bulduğu tâlik dışında başka birçok yazı türü daha vardır. Bunların bir bölümü fazla yaygınlaşamamış, bir bölümü de belli alanlarda kullanılmıştır. Örneğin Türkler'in geliştirdiği divani yazı yalnızca Divan-ı Hümayun'da yazılan önemli belgelerde, yazılması ve okunması özel eğitim gerektiren siyakat ise mali kayıtlarda kullanılmıştır. Kolay yazıldığı için günlük yaşamda yaygın olarak kullanılan bir yazı türü olan rik'a da 19. yüzyılda sanat yazısı durumuna gelmiştir. Rik'a ile altı yazı türünden biri olan rika birbirine karıştırılmamalıdır.

Hat sanatında yazılar büyüklüklerine göre de farklı adlarla anılırdı. Duvarlara asılan levhalarda, cami, türbe gibi dinsel yapılardaki kuşak ve kubbe yazılarında, her tür yazıtta kullanılan ve uzaktan okunabilen yazılara iri anlamında celi adı verilirdi. Daha çok sülüs ve tâlik yazının celisi kullanılmıştır. Alışılmış boyutlardan daha küçük harflerle yazılan yazılara hurde, gözle kolay seçilemeyecek boyuttaki yazılara da gubari (toz) denilirdi.

Yazı Araç Gereçleri


Hat sanatında da yazının temel aracı kalemdir. Hat sanatında kalem olarak daha çok kamış kullanılırdı. Kamışın ucu yazılacak yazının kalınlığına göre makta denilen sert maddelerden yapılmış altlığın üstünde eğik olarak tutulur ve kalemtıraş olarak adlandırılan özel bir bıçakla yontulurdu. Celi yazılar ise ağaçtan yapılmış kalın uçlu kalemlerle yazılırdı. Çok ince yazılar için madeni uçlar da kullanılmıştır. Hat sanatında kullanılan mürekkep de özel olarak hazırlanırdı. Yağlı isin çeşitli katkı maddeleriyle karıştırılmasıyla elde edilen bu mürekkep akıcı biçimde yazı yazmayı sağlar, yanlış yazma durumunda da kolayca silinirdi. Hat sanatında kullanılan kâğıtlar da özeldi. Mürekkebi emip dağıtmaması, kaleme akıcılık sağlaması için kâğıtlar âhar denilen bir maddeyle saydamlaştırılırdı.

Hat Eğitimi

Hat sanatıyla uğraşan kişiye “güzel yazı yazan sanatçı” anlamına gelen “hattat” adı verilir. Hattatlar yüzyıllar boyu usta-çırak ilişkisi içinde yetişmişlerdir. Hat sanatını öğrenmeye heveslenen kişi bir hattattan ders alırdı. Başlangıçta alıştırma niteliğinde çalışmalara dayanan ve “meşk” adı verilen bu dersler tek tek harflerin yazılışının öğrenilmesiyle başlar, harflerin birleşme biçimleriyle, sözcüklerin ve tümcelerin yazılış tarzlarının öğrenilmesiyle sürerdi. Ortalama üç beş yıl kadar süren bu eğitimin sonunda hattat adayı iki ya da üç hattatın önünde yazı yazarak bir çeşit sınav verirdi. Hattatlar bu yazıyı beğenirlerse altına imzalarını koyarlardı. Buna, başarı ya da izin belgesi anlamına gelen “icazetname” adı verilirdi. İcazetname almamış kişi hattat sayılmaz, dolayısıyla yazdığı bir yazının altına adını koyamazdı.

Kaynak: T.C Kültür Bakanlığı

                                     

Çevrimdışı Lâle

  • Site Yöneticisi
  • VIP Üye
  • *****
  • İleti: 10862
  • Cinsiyet: Bayan
    • Profili Görüntüle
Ynt: Hat Sanatı ve Hattatlarımız
« Yanıtla #8 : Ekim 03, 2010, 02:35:49 ÖS »
Ressam Hasan Kavruk,çıktığı Avrupa gezilerinin birinde,meşhur İspanyol ressam Picasso'nun Paris'teki atölyesine uğrayıp,yanında "çalışarak birşeyler" öğrenmek istediğini söyler.

Picasso:

"Sen Türksün değil mi?" dedikten sonra oldukça ibretli bir şekilde;"Biz bugün sanatta sizin eski hattatlarınızın yaptığını yapmaya çalışıyoruz,sen hemen memleketine dön ve kendi hat sanatını incele" nasihatini verir.
 

Çevrimdışı Lâle

  • Site Yöneticisi
  • VIP Üye
  • *****
  • İleti: 10862
  • Cinsiyet: Bayan
    • Profili Görüntüle
Ynt: Hat Sanatı ve Hattatlarımız
« Yanıtla #9 : Ekim 03, 2010, 02:52:20 ÖS »
<a href="http://www.dailymotion.com/swf/video/xczqf1?additionalInfos=0" target="_blank" class="new_win">http://www.dailymotion.com/swf/video/xczqf1?additionalInfos=0</a>


Hattat Hafız Osman Efendi



Çevrimdışı Lâle

  • Site Yöneticisi
  • VIP Üye
  • *****
  • İleti: 10862
  • Cinsiyet: Bayan
    • Profili Görüntüle
Ynt: Hat Sanatı ve Hattatlarımız
« Yanıtla #10 : Ekim 03, 2010, 03:00:05 ÖS »

Hattat Hafız Osman Efendi (1642- 1698)




Hafız Osman Efendi, Osmanlı devri hat sanatının efsane isimlerinden biri belki de birincisidir. Osmanlı hat mektebinin kurucusu kabul edilen Şeyh Hamdullah’tan (1429- 1520) sonra akla gelen ilk kişi Hattat Hafız Osman’dır. Şeyh Hamdullah’tan 150 sene sonra bu alanda büyük eserlere imza atmaya başlayan üstad ister istemez Şeyh Hamdullah'ı geçmiş ve hakkıyla Şeyh-i sani olmuştur. Bu dirayet ve kudrete sahip olduğunu muhteşem eserleriyle de ibraz etmiştir. Hafız Osman Efendi, yazdığı çok sayıda her türden yazıları, bilhassa Mushaf-ı şerifleri ve yetiştirdiği çok değerli ve çok sayıda çırakları sebebiyle hüsn-ü hat tarihinde büyük bir şöhrete sahiptir. Yetiştirdiği talebe sayısı göz önüne alınınca bilhassa bu yönüyle de Hz. Hafız gerçekten erişilmez bir rekorun sahibidir. Çünkü onun ismen tesbit edilebilen talebe sayısı 41’dir. Efendi hazretleri bizim kültürümüzde “Babadan ileri evlattan geri” diye ifade edilen hikmetli sözün de tarihimizdeki en tipik örneklerindendir. Yalnız bir farkla ki, uzun zaman onun evlatları bu babalarını geçememiştir. Hat tarihini yapan çok bereketli eller yetişmiştir. Ama O'nun bilhassa sülüs nesihte açtığı çığıra, onu unutturacak yeni bir şey katamamıştır. Ondan daha güçlü bir kandil olamamış, o Şevkı Efendi’ye kadar (1829- 1888) hat tarihimizin gerçek bir Süheyl-i enveri [1] olma vasfını muhafaza etmiştir.

56 yaş, Hafız Osman gibi bir deha için çok kısa bir ömür. Arzumuz, gönlümüzden geçen şu ki onun gibi bir dehanın daha uzun müddet yaşaması. Gölümüzün sesine kulak vermek icab ederse “Böyle bir dehayı örten ölüm bir teselli bırakmıyor insanda.” Bu kadar kısa sayılan bir hayatta “Şeyh Hamdullah’ın yazılarında yaptığı isabetli yorumlar hat sanatının süzülüp arınmasına vesile olmuştur. Hafız Osman üslubu önceleri tenkide uğramış, bazen da kıskanılmış olmakla birlikte kısa zamanda kendini kabul ettirerek Şeyh’in üslubunu unutturmuştur.  1689’dan itibaren harfleri daha da küçülten Hafız Osman’ın en beğenilen devresi 1679- 1689 arasıdır.

40 yıllık sanat hayatında devamlı olarak eser verdi… Melekesini kaybetmemek için aylarca süren hac yolculuğunda bile kalemi elinden bırakmadığı… Muhtelif menzillerde yazdığı karalama veya cüz örneklerinden anlaşılmaktadır. Aklam-ı sitte ile kaleme aldığı birçok en’âm, cüz, kıt’a ve murakka’ları bulunmaktadır. Üsküdar Doğancılar’daki Şehid Süleyman Paşa Çeşmesi kitabesi ile Tunusbağı’ndaki Siyavuş Paşa’nın mezar taşındaki yazıları bilinen iki celi sülüsüdür. Ancak bunların sanat değeri diğer yazılarına göre daha düşüktür. Fakat celi-sülüste inkılâp yapan Mustafa Rakım bu başarısını Hafız Osman’ın sülüs hattından aldığı ilhamla gerçekleştirmiştir.” [2]    

Hakkında söylenen bir-iki efsanevî olayda, Hafız Osman’a bu sahada hakiki bir harf-i a’zam makamı bahşetmiştir. Hat tarihlerinde adı geçen ve son 300 senelik bir dönemi kaplayan 40 kadar Osman isimli hattatların da tabii ki en büyüğüdür.

Hafız Osman Efendi, bugün bile hat dünyasında en çok yazılan ve çok da rağbet edilen Hilye-i şerif yazma an’anesininin de gerçek kurucusudur. Onun Şeyh yolunda ama kendine has bir tavır ve şive ile yazdığı Mushaf-ı şerifler gerek kendi zamanında ve gerekse daha sonraki devirlerde çok fazlaca iltifata mazhar olmuşlardır. 1873’ten itibaren Kur’an-ı Kerimler matbaa yoluyla çoğaltılınca bu iltifat ve rağbet çok daha geniş sınırlara ulaştı. Biz de Mushafların basılma hikâyesi özü itibariyle şöyledir:

1846’dan itibaren İran’da basılıp kaçak olarak Osmanlı topraklarına sokulan Mushafların bazı hataları olduğu anlaşılınca onlara karşı şiddetli yasaklar kondu. Ama bu kaçakçılık [3] bir türlü önlenemeyince de 1873’te İstanbul’da Mushaf basımı için ruhsat [4] verildi. İlk olarak da Şeker-zade Mehmed Efendi ile Şeyh Hamdullah hattı Mushaflar basıldı. Bunları II. Abdülhamid devrinde önce Hafız Osman daha sonra diğerleri takip etti. Mushaf-ı şerifler basılınca ister-istemez hem sayısı hem de tesiri arttı. Her eve bir Mushaf girebilecek kadar da maddi değeri müsait hale geldi.

Hafız Osman’ın 20- 30 Haziran 1686 (evâil-i Şaban 1097)’da yazdığı Mushaf-ı şerif 1880’de Matbaacı Osman Bey’in gayretiyle çok sayıda bastırıldı. Bu Mushaf-ı şeriflerden bir kısmı da kolayca hatim yapılabilmesi maksadıyla 30 cüz halinde ciltlenmişti. Gerek bu Mushaflar ve gerekse cüzler padişah tarafından yerli- yabancı pek çok kişi ve kuruma hediye edildi. Bu cüzlerin boş sayfalarına hünkârın “Gazi Abdülhamid Han-ı sani hazretlerinin vakfıdır” ibareli bir de mührü basılmıştır. Bu olayla “Hattat Hafız Osman ismi ve Hafız Osman hattı Mushaf” yerli- yabancı her mü’minin kalbine ve gölüne nakşedildi. O kadar ki hâla baskıları devam eden matbu’ Burdurlu Kayış-zade Hafız Osman (1835?- 11. 03. 1894) hattı Kur’an-ı kerimler bile asırlar boyu devam eden bu şöhreti sebebiyle büyük Hafız Osman’ın zannedilir ve ona mal edilir. [5]      

Hafız Osman’ın 1880’de basılan ve 11 satır olarak yazılmış bu ilk matbu’ Kur’an-ı Kerim’i 1916’da tekrar basıldı. Bu Mushaf-ı şerif 1961’de bu sefer mealli olarak ve 3 cild halinde bir defa daha basılmıştır. Aynı eserin 2007’de mükemmel bir baskısı daha yapılmış bulunmaktadır. Ve hâlen piyasada çok sayıda mevcudu vardır. Bu Mushaflar Türk İslam Eserleri Müzesi’ndeki Mushaf- ı şerif’in kopyalarıdır.

Büyük Hafız Osman’ın her sayfası 11 satır olan bir başka Mushaf-ı şerif’i de 1967’de basıldı. Eserin müzehhibi Hasan b. Mustafa’dır. Bu tezhib bu esere lâyık olmamakla beraber o devrin tezhibi ne yazık ki bu idi. Nitekim Hafız Osman ve seleflerinin eserleri tezhib yönünden daha da kötüye gitti. Özel bir koleksiyondan alınan bu Mushaf-ı şerif de diğerleri gibi berkenar [6] olmadığından ne Kayış-zade’nin ne de Hasan Rıza Efendi (1849- 1920)’nin Mushaf-ı şerifleri kadar rağbete mazhar olamadı. Bu rağbetsizliğin ikincisi sebebi ise az sayıda basılmış olması ve ayrıca fiyatının da yüksekliğidir. Daha mühim bir sebebi de bazı yazım hatalarının bulunmasıdır. Bu hatalı sayfalar fark edildiği zaman bizzat hattatlarca çıkartılır (muhrec sayfa) ve yeniden yazılan hatasız sayfa eklenerek ciltlenirdi. 20- 30 Eylül 1682 (evahır-ı Ramazan 1093)’de yazımı biten bu Kur’an-ı Kerim’deki hatalar muhtemelen ya fark edilmedi veya tashihe imkân olmadı. Dolayısıyla da bazı kelimeler yanlış olarak kaldı. O zaman basında bu sebeple de bir hayli gürültü kopmuştu. O yıllarda yayınlanan bir gazete bu Mushaf-ı şerif’teki hataları tespit ederek bir cetvel halinde neşretmişti. Ben bu gazeteyi kısa bir süre araştırdım ama bu nüshasını bulamadım.

 Hafız Osman’ın Türkiye’de bunlardan başka bir Mushaf-ı Şerif’i basılmadı. Merhum Süheyl Ünver hocamızın nakline göre her sayfası 11 satır olarak yazılmış olan bir Mushaf-ı şerifi de vaktiyle Mısır’da basılmıştır. [7] Buradaki satır sayısında bir hata yoksa bu Mushaf’ın da İstanbul nüshasının aynı olma ihtimali var. Çünkü şu anda Mısır’ın “Dâru’l-kütüb-ü Mısrıyye” adlı kütübhanesinde kayıtlı iki Hafız Osman hattı Mushaf bulunmaktadır. Bunlardan biri 1090 (1679) tarihli 382 varak, diğeri 1097 (1685) tarihli olup 421 varaktır. Bunların her ikisi de 13 satırdır. [8] Bizzat gördüğüm birkaç sayfalık Mısır baskısı Kur’an-ı Kerim’in 13 satır olduğunu da ifade etmeliyim.

Mushaf-ı şerifi basılan bir başka Hafız Osman da Hafız Osman Nazifî’dir. Bu zatın yazmış olduğu Mushaf’ın ferağ kaydından 1277 (1861)’de yazıldığı anlaşılmaktadır. Yine bu kayda göre Nazifî Efendi Ömer Vehbi Efendi’nin talebesi imiş. [9] Her ikisi hakkında da ne yazık ki en küçük bir kayda rastlamadım.

Takriben 100 sene Müslümanların Kelam-ı Kadim ihtiyacına cevap veren Mushafların büyük bir kısmı Kayış-zade Hafız Osman ve Hasan Rıza Efendi (1849- 1920) hattıdır. Bunlara eklenecek diğer akla gelen kişiler Kadırgalı Nazif Efendi ile Mehmed Zihni Efendi’dir. 1970’lerde bu zevata daha başka hattatlar, 2000’lerde ise bilgisayar dizgisi Kur’an-ı Kerimler eklendi. Son 30 senedir basılan yeni Mushaf-ı şerifler arasında tarihi vasfına hürmeten Hâmid Aytaç ile Mehmed Özçay hattı Mushaf-ı şerifi takdirle yâd etmek isterim. Bu ifade hakkın teslimi adına bir vazifedir. Hâmid Bey için tarihi vasfına hürmeten dedim. Çünkü bu yazı onu ifade etmemektedir. Onun vaktiyle çok muhteşem bir şekilde yazdığı nesih yazıları vardır. Ancak üstadın bu eseri çok yaşlı olduğu bir zamanda yazdığını bilmeyenlere de hatırlatmak, onu lüzumsuz su-i zanlara hedef etmemek gerekir.

 Gerek Hasan Rıza ve gerekse Kayış-zade hattı Kur’an-ı kerimler berkenar olduğundan bir de bu iki hattatın yazıları Hafız Osman’dan geri olmadığından Hafız Osman hattı Kur’an-ı kerimler zamanla ister-istemez unutuldu.  

Berkenar Kur’an-ı Kerimlerin okuyucu için, özellikle de hafızlar için ayrı bir rağbet unsuru olduğu muhakkaktır. Tarihimizde berkenar Mushaf daha eski zamanlarda da vardı ve yazılmıştı ama hattatlar için berkenar yazmak zor kabul edildiği için onlar serbest yazıyı tercih etmişlerdir. Berkenar meselesine ışık tutan bir arşiv kaydı şöyledir:

“Osman-zade Mehmed Çelebi’nin 02. 11. 1592 (15 M. 1000) tarihinde kurduğu vakfın vakfiyesinde dârulkurraya âyet berkenar bir Mushaf-ı şerif hediye ettiği…” [10] ifadesi yer almaktadır. Bu kayıttan hareketle berkenar Mushaf yazma geleneğini en azından bu tarihten başlatmak veya bu tarihte yazılmış bulunuyordu demek mümkün görünmektedir.



Hafız Osman’ın Hayatı

Hat tarihimizin bu büyük üstadı hakkındaki bilgiler ne yazık ki onun ölümsüz eserleri ve yaygın şöhreti ile mütenasib olmayıp âdeta meçhul gibidir. Onunla ilgili birkaç arşiv vesikası gerçi onu bir parça daha su yüzüne çıkardı ama yine de kâfi değildir. Bu durum maalesef bizim sanat tarihimizin büyük bir ihmali hatta ve hatta büyük bir gafletidir. Hat tarihi şiir hariç sanat tarihimizin diğer dallarına meselâ mimari, musiki, tezhib, minyatür, ebru, hak… Gibi sanatlara göre yine de şanslıdır. Sağda- solda, çeşitli mekânlarda gördüğümüz yüzlerce hatta binlerce imzalı yazıdan hiç olmazsa hattatlarının isimlerini öğrenebiliyoruz. Yazılarda tarih varsa -ki bu da çok yaygındır- ne zaman yaşadıklarını tesbit edebiliyoruz. Sanattaki ağırlıklarını tartışabiliyoruz. Diğer sanatlar bu bakımdan ele alınınca ortaya tam bir karanlık oda, meçhul bir dehliz, âdeta uçsuz bucaksız mağaralar çıkıyor. Sanat tarihimizin bu garip halini en güzel ifade eden herhalde Yahya Kemal Beyatlı (1884- 1958)’nın şu veciz ifadesidir: “Biz tarih yapmaktan yazmağa vakit bulamamışız.”

Meselenin tam da burasında, bu merkez noktasında Osmanlı tarihinin yürek yakan çok acı bir vâkıasına dikkat çekmek istiyorum. O da aşağı yukarı fetihten 1919 Balmumcu yangınına kadar İstanbul’u kasıp kavuran yangınlar. Eski İstanbul’un Üsküdar’ını, Beyoğlu’nu, Eyyüb Sultan’ını, Fatih’ini bazen baştan sona, bazen kısmen kül eden yangınları. Bu yangınlarla yok olan kültür mirasını. Bilhassa kâğıda geçmiş, kâğıda nakledilmiş her türlü yazılı çizili malzemeyi. Bendenizdeki bu fikir arşivde gördüğüm bazı belgelerden sonra oraya çıktı. Bu husus pek temas edilmeyen ama çok acı bir tarihi hakikat. O kadar ki o yangınlar onlarca, yüzlerce yıl önce söndü ama bize intikal eden mezkûr buruk acılar hâla sönmedi, hâla devam ediyor. Bu mevzu ile alakalı acı bir sual: Acaba bu yangınlardan Hafız Osman’dan neler götürdü?

Hafız Osman Efendi hakkında ilk hatta son derli toplu bilgiler Müstakim-zade Süleyman Sadeddin Efendi’nin Tuhfe-i Hattatin adlı eserinde yer almaktadır. Müstakim-zade bu eserinde Hafız Osman Efendi’yi bir sohbet havası içinde şöyle anlatmaktadır:      

Hattat Hafız Osman Efendi İstanbulludur. Babasının adı Ali’dir… Vaktinde Şeyh tarzı yazının esrarına hakkıyla vâkıf olduğu kabul edilirdi. Pederi Haseki Sultan Cami-i şerifinin müezzini idi… Sülüs ve neshi ilk olarak Derviş Ali Efendi’den (?- 1673) meşke başlamış ise de onun çok yaşlı olması sebebiyle Suyolcu-zade Eyyubî Mustafa Efendi’ye (?- 1686) devam ederek 18 yaşında olduğu halde 1660 (1070) tarihinde ondan icazet almıştır. Şeyh Hamdullah’ın yazılarındaki esrarı ise Nefes-zade Seyyid İsmail Efendi’den (?- 1679) öğrenmiştir. Bunun için de yeni baştan Nefes-zade’den “elif be” yazmaya başlamış, bu vadide yazdığı eserlerinin yayılmasıyla da akranlarının önüne geçmiştir… [11] Hafız Osman ve hocalarıyla Şeyh Hamdullah’a varan, daha sonra da Hoca Rasim’e uzanan hattat silsilesi şu şiirde çok güzel bir biçimde ifade edilmiştir:

Şeyh Hamdullah ve Şükrullah dâmad-ı güzin
Sâlisi oğlu Mehmed [ve] Üsküdari’dir Hasan.
Erzurumi Halid oldu hâmisi ehl-i hattın
Sâdisi Derviş Ali, sâbi’i Suyolcu-yu pâk fen.
Hafız Osman’ın seman işrab eder hem rütbesin
Seyyid Abdullah İmam-ı zümre-i hatt-ı hasen.
Hoca Rasim zülcenaheyn idi kim ceffe’l-kalem
Şeş kalemde vâhid-i ke-elfin idi kâmil beden.
Böyledir bu silsile kim on aded tekmil eder
Cümlenin şâd ede ervahın kerim-i zü’l- minen. [12]  

Hüsn-ü hatta hakkıyla Şeyh’in şivesi üzere yazmak öncekiler ve sonrakiler arasında Hafız Osman Efendi’ye münhasır idi. Ağakapılı İsmail Efendi gibi bir üstad dahi onun kemalini itiraf edip:

- “Hüsn-ü hattı biz bildik Osman Efendi yazdı” demiştir. Vefatından sonra çok sayıda güzide Hafız Osman hattı kıtalar İsmail Efendi’nin çekmecesinden çıkmıştır.

Hafız Osman Efendi son zamanlarında [Samatya] Sancaktarhayreddin Mahallesi’nde oturmakta idi.

1106 senesinin sonlarında (Temmuz 1695) Sultan II. Mustafa’ya hat hocası oldu. Bu arada kendisine Diyarbekir, [Suyolcu-zade] Necib Efendi’nin iddiasına göre de Filibe mansabı (kadılığı) tevcih edildi. Görev süresi bitip azl edilince de yine kendisine hususi bir arpalık verilerek ikram olundu.

Sultan İkinci Mustafa’nın huzurunda hat dersi yayılan bir ihram [13] üzerinde yapılırdı. Padişah her ne zaman yazı yazmak ve meşk etmek istese önce bir resmini (ibaresini) Hafız Osman’a yazdırır, daha sonra da kendisi yazardı. Hafız Osman yazarken Sultan II. Mustafa’nın onun hokkasını tutup ona olan hürmeten:

- Bundan sonra bir daha Hafız Osman yetişmez deyince de Hazret cevaben:

- Sizin gibi hokka tutan padişahlar oldukça daha çok Hafız Osmanlar yetişir demiştir ki bu söz Osmanoğullarının hemen tamamında var olan bir güzel hasletin bi- hakkın ifadesi, taşın gediğe oturmasıdır. Bu konuda arşiv kayıtlarına girmiş pek çok da misal bulunmaktadır. Hem de yüzlerce sayfa tutacak hacimde. Osmanoğullarının ilim ve sanat erbabına verdiği değerin en kısaca ve muhtasarca ifadesi onların “ulemaya idam” cezası vermemeleridir. Bu tarih boyunca sadece Osmanlılarda görülen bir meziyet ve fazilettir.

Hafız Osman, saraydan bu kadar hürmet ve itibar görmesine rağmen derviş meşreb tavrından hiç vazgeçmemiş hatta Koca Mustafa Paşa dergâhının Şeyhi Seyyid Alaeddin Efendi’ye biat ederek Sünbüliye tarikatına girmiştir. Hafız Osman’ın sahip olduğu yüksek mevkii ve rical-i devletten gördüğü hürmet onu hiçbir zaman aldatmaya kâfi gelmemiştir. Hatta bir gün derse geç kalan bir talebesini Cerrah Paşa Hamamı yakınlarında görüp bindiği hayvandan inerek hemen orada oturup dersini göstermiştir. Yeni dersini de daha itinalı bir şekilde yazmak için yazısını alıp çantasına koyarak talebesine iltifat etmiştir.

Hafız Osman Efendi Şeyh-i sâni, hattat-ı bî- müdani (eşsiz) olup günden güne değeri artmaktadır. Öyle ki kendi talebesi olmayanlar dahi kendi vadilerini terk… ile onu taklide başlamışlardır. Bir de zamanımızda Hafız Osman’ın üstün vasıflarına haset edenler vardır. O, tütün dahi kullanmadığı halde ona “içki içiyor” iftirasını edenler bile bulunmaktadır.

Hafız Osman Efendi hüsn-ü hattın gelişmesi için fevkalade bir gayret gösteriyordu. Hatta hacca giderken bile her merhalede bir- iki sayfa yazı yazmaktan kendini alamamış, ketebesinde yazdığı yerin adını yazmayı da ihmal etmemiştir. Hatta Vadiü’n-nar merhalesinde yazdıkları yarım sayfalık karalamasını ziyaret eyledim. Gerçekten mucize sayılacak kadar güzel olduğu apaçık ortada idi.

Hafız Osman Efendi, Pazartesi ve Çarşamba günleri yazı dersi verirdi. Bu günlerin biri fakirlere, diğeri zenginlere tahsis olunmuştu. Fukara gününde gelenlere ikramda bulunurdu. 40 seneden fazla bu şekilde yazı yazmış, sonunda enbiya hastalığı sayılan felce müptela olmuştur. Yapılan tıbbi müdahaleler neticesinde kısmen şifaya kavuşup yazı yazmaya devam etmiş ise de artık kalem açamamıştır. Bu işi ise talebesinden Çinici-zade Abdurrahman Efendi deruhte etmiştir. Bu şekilde üç sene daha yaşamış, vefatında Sümbül Efendi Dergâhı’nın haziresine defnolunmuştur. Cenazede imamın telkini sırasında dergâh meczuplarından Sipahi Mehmed Dede:

“- Efendi zahmet çekme, merhumun işi tamam, o makamına varıp A’lâ-yı Illıyyin’de ikrama mazhar oldu. Hak Teâla şefaatini müyesser eyleye” demiştir. Hafız Osman Efendi en son olarak Yedikuleli Seyyid Abdullah Efendi’nin (?- 10. 09. 1731) İmam Zeynelâbidin’in Muhammesat’ından yazdığı… Ve’ykan ennehu mısraını tashih etmiştir. Bu rivayet Abdullah Efendi’nin oğlu Seyyid Abdulhalim Efendi’ye aittir. Hafız Osman’ın irtihalinde devrin şairlerinden Nihadi şu mersiyeyi yazmıştır:

Hafız Osman Efendi ki kemâlatıyla
Hüsn-ü hattıyla bulup mertebe-i vâlayı.
Fenn-i hat içre olup mefhar-i hattatânın
Sürme-i çeşm-i sürür idi gubâr-ı pâyi.
Hizmet etmekle şeb-i ruz Kelâmullah’a
Hak nasib etmişti ona yed-i tûlâyı.
Sû-yi gaybından edip irciî emrin isğa
Kıldı ziyb-âver, gûş-i emr-i cihan ârâyı.
Terk-i âlâyiş-i dünya edip ol merd-i Hüda
Mülk-ü bâkıye feda etti fena kâlayı.
Kendisi gitti veli bâkı kalıp âsarı
Ruhuna yaver ola mevhibe-i Mevla’yı.
Geldi bir hâtif onun fevtine dedi tarih
Adn-i bâkı ola Osman Efendi câyı. [29 Ca.] 1110 (03.12. 1698)            

Şu beyit de yine onun vefatına bir başka tarihtir:
Mülk-ü bâkı özleyip Osman Efendi dedi Hû 1110.
Mezar taşını Ağakapılı İsmail Efendi yazmıştır.
Hafız Osman Efendi’nin yazdığı Mushaf sayısı 25’tir. Kıt’a, murakka’… gibi diğer eserlerinin sayısını tespit ise mümkün değildir.


Çevrimdışı Lâle

  • Site Yöneticisi
  • VIP Üye
  • *****
  • İleti: 10862
  • Cinsiyet: Bayan
    • Profili Görüntüle
Ynt: Hat Sanatı ve Hattatlarımız
« Yanıtla #11 : Ekim 03, 2010, 03:00:27 ÖS »
Hafız Osman, meşklerinde kırmızı mürekkeple noktalama usulünü çok yaygın olarak kullanmıştır.

Üstadın eserlerinin tezhibini birader-zadesi ve Bayram Paşa Türbedarı Hafız Mehmed Çelebi yapmıştır. Mehmed Çelebi’nin hocası ise Sikeci-zade isimli bir zattır. Büyükkaraman sâkinlerinden Ahdeb (kambur) Hasan Çelebi de Hafız Osman’ın müzehhiblerindendir. Hasan Çelebi’nin tezhib hocası ise Mollagüranili Beyazî Mustafa Efendi’nin talebesindendir.

[Vaktiyle] Şeyh Hamdullah’ın mezar taşına ismi yazılıp hak olunmamıştı. Devrin âdeti veya hazretin vasiyeti sebebiyle bu hak işi terk olunmuştu. Şeyh Hamdullah’ın ismi yazılsa acaba daha fazla duaya sebep olur muydu? Mülahazasıyla bu emr-i hatiri (mühim işi) yapmak istedi. Ancak Aziz Mahmud Hüdayi dervişlerinden Şaban Dede’den bu hususta bir istihare niyaz etti. Şaban Dede Şeyh’in kabrinin müdhâmme (çok sık, yemyeşil ağaçlık, cengel, cengelistan) gibi taraf-ı İlahi’den yazılarla bezenmiş olarak gördü. Bu duruma Şeyh’in razı olmayacağına hükmetti. Bunun üzerine Hafız Osman bu niyetinden tövbe etmiştir. [14]   


Hafız Osman’la İlgili Arşiv Belgeleri

Hat tarihimizin gerçek dehalarından biri olan bu zat hakkında Osmanlı Arşivi’nde şimdiye kadar sadece iki belge çıktı. Diğerleri 2003’ten itibaren Şer’i Siciller Arşivi’de bulundu. Bu meseleyle   ilgili Topkapı Sarayı Arşivi’nde de bir şeyler olabilir. Ama ben orada herhangi bir araştırma yapmadım. Daha doğrusu idari sebeplerle yapamadım. İnşallah yakında araştırmacılar için oranın kapıları da aralanacaktır. Dolayısıyla Hafız Osman Efendi’nin arşiv kaynaklarına göre hayatına dair bilgiler şimdilik bu belgelerden ibarettir. Daha fazlasının olabileceğini söyleyebilirim ama ne zaman ve ne kadar bir zamanda çıkar o konuda konuşmak bir hayli zor.   

Bu belgeler bize onun yaptığı bazı görevleri ile ailesi hakkında bazı yeni bilgiler vermektedir. Buna göre Hafız Osman’ın Bayram Paşa Türbesi’nde üç ayrı görevi varmış. İki eşinin olduğu anlaşılan Hazret’in ikisi erkek ikisi kız dört de çocuğu olmuş. Kızları 1706’ da kısa aralıklarla bâkire olarak vefat etmişler. Oğullarının büyüğü babasından kalan vakıf hizmetlerini devam ettirirken küçüğü saray mektebi Enderun’a girmiş. Bunlarla alakalı vesikalar sırasıyla şunlardır:



1) Hafız Osman’ın Borçları

a) 50 Kuruşluk Borcu



İstanbul’da Malkoç Süleyman Ağa nam sâhib-i hayrın kurduğu para vakfının hâla Mütevellisi olan… el-Hac Kadri b. el- Hac Hasan mahkemede:

“… Sancaktarhayreddin Mahallesi ahalinden iken bundan bir müddet önce vefat eden merhum Hattat Osman Efendi b. Ali’nin küçük çocuklarının şer’an vasisi ve merhumun mallarının mutasarrıfı Ahmed Çelebi b. Ali’ye karşı açtığı davada söz alıp şunları söylemiştir:

- Müteveffa Osman Efendi b. Ali b. Sinan Bey [15] 1110 Muharrem’i gurresinden mukaddem (10 Haziran 1698) vakıf mütevellisi ve şu anda mahkemede bulunan İmam Ali Efendi’nin elinden 50 kuruş borç alıp 1 Muharrem tarihli yazısını ile mührünü hâvi bu temessükü de vermişti. Borcunu edadan önce de vefat etmekle ben bu parayı taleb ediyorum sual olunsun deyince sual olundu. Davacıdan iddiasını ispat için delil soruldu. O da hür ve âdil Müslümanlardan İnebey Mahallesi’nde sakin Musa Efendi b. Hasan ile Hasan Efendi b. Musa’yı şahitlik etmek üzere mahkemede hazır etti. Şahitler söz alarak:

- Hakikaten Müteveffa Hattat Osman Efendi… 110 senesi Muharrem’i gurresinde… İşbu İmam Ali Efendi’nin elinden 50 kuruş borç alıp bu borcu gösteren yazısını ve mührünü de hâvi bu temessükü huzurumuzda mütevelliye vermişti. Biz bu hususa bu şekilde şahidiz ve şahitlik de ederiz demişlerdir. Bu şahısların şehadetleri mahkemece kabul edilmiştir. Mütevelli olan Ali Efendi’ye de bu parayı [daha önce] almadığına dair yemin teklif edilmiş, o da yemin billah ile parayı almadığını ifade etmiştir… 9 Ocak 1699 (7 B. 1110). [16]     



b) Hafız Osman’ın 40 Kuruşluk Borcu

İstanbul’da Davud Bey nam sâhib-i hayrın kurduğu para vakfına bilfiil Mütevellisi olan işbu arzuhal sahibi İmam Mehmed Efendi b. Receb mahkemede:

“… İstanbul’da Sancaktarhayreddin Mahallesi ahalisinnden olup bundan bir müddet önce vefat eden merhum Hattat Osman Efendi b. Ali b. Sinan’ın küçük çocuklarına sakk [17] tashihi suretiyle vasi nasb olunan Hasan Çelebi b. Yusuf’a karşı açtığı davada söz alıp şunları söylemiştir:

- Müteveffa Osman Efendi b. Ali b. Sinan Bey 1108 senesi Receb’i gurresinde (24 Ocak 1697) bu vakıfın malından 40 kuruş borç isteyip almış ve masraflarına sarf ve istihlak etmiştir. Davud Bey Vakfı’na borcu olduğunu ikrar eder mahiyette kendi yazısı ve mührünü hâvi bu temessükü (senedi) de vakfa bırakmıştı. Bu borcunu edadan önce de vefat etmekle ben bu parayı terekesinden taleb ediyorum sual olunsun deyince sual olundu. Davacıdan doğru söylediğini ispat için delil sorulunca o da hür ve âdil Müslümanlardan olup mezkur mahallede oturan Hafız Osman’ın kardeşi Ahmed Efendi ile onun yakınlarından el-Hac Mustafa b. Mehmed’i şahit olarak mahkemeye getirdi. Şahitler mahkemede söz alarak:

- Müteveffa Hattat Osman Efendi b. Ali b. Sinan Bey hal-i hayatta ve sıhhatte iken bu vakfın parasından ve mütevellisi Mehmed Efendi’nin elinden 40 kuruş borç alıp ihtiyaçlarına sarf etmiş ve borcu alırken de:

- Şer’i borçlanma yoluyla bu vakıftan aldığım işbu 40 kuruş borcumdur diye huzurumuzda ikrarla bizleri de şahit gösterdi ve bu borçlanma temessükünü (senedini) de mütevelliye verdi. Biz bu hususa bu şekilde şahidiz ve şahitlik de ederiz demişlerdir. Bu şahısların şahadetleri mahkemece kabul edildi… Davacıya yemin de ettirilerek talep üzerine bu karar sicile kaydolundu. 25 Ocak 1699 (22 B. 1110). [18]


2- Hafız Osman’ın Bitmeyen Mushaf-ı şerif’i

Hocapaşa Mahallesi ahalisinden olup hâla ordunun Kasapbaşısı olan Mehmed Ağa b. İskender b. Abdullah’ın vekili ve vekâleti de Kocamustafapaşa Mahallesi’nden Ömer b. Hüseyin ve Kızıltaş Mahallesi’nden Mustafa b. Abdullah’ın şahadeti ile sabit olan Ali b. Receb mahkemeye müracaatla şunları iddia etmiştir:

“… Sancaktarhayreddin Mahallesi ahalinden olup bundan bir süre önce vefat eden merhum Hattat Osman Efendi b. Ali’nin küçük çocuklarının şer’an vasisi ve merhumun mallarının mutasarrıfı Ahmed Efendi b. Ali’den davacı olup söz alarak şunları söylemiştir:

- Müvekkilim [Kasapbaşı] Mehmed Ağa Müteveffa Osman Efendi b. Ali b. Sinan Bey 1109 senesi Ramazan-ı şerifinde (Mart / Nisan 1698) kendi evinde kendi hattıyla bir Mushaf-ı şerif yazmak için 250 kuruş karşılığı 100 adet tuğralı altını [19] ücret verdim. O da parayı aldıktan sonra Mushaf-ı şerifi yazamadan vefat ettiğinden terekesinden bu parayı taleb ediyorum. Sual olunsun deyince sual olunmuş ve davacıdan da davasını ispat etmesi istenmiştir. Hür ve âdil Müslümanlardan Mirahur Mahallesi’nde sakin Ali Çelebi b. Mustafa Ağa [ve Kızıltaş Mahallesi’nden] Mustafa b. Abdullah şahit olarak mahkemede hazır olmuşlardır. Müvekkil Mehmed Ağa Müteveffa Osman Efendi b. Ali b. Sinan Bey’e 1109 senesi Ramazan-ı şerifinde kendi evinde kendi hattıyla bir Mushaf-ı şerif yazmak için 250 kuruşa [denk] olmak üzere huzurumuzda 100 adet tuğralı altın ücret olarak verdi. O da bu parayı elinden ahz u kabz eylemiştir. Biz bu hususa bu şekilde şahidiz ve şahadet de ederiz diye şahadette bulunmuşlardır. [Bu zevatın] şahadetleri kabul olunmakla bu karar mahkeme siciline kayd olundu… 11 Ocak 1699 ( 9 B. 1110)” [20]




3-Hafız Osman’ın Veresesi

Bu verâset i’lamı ile daha sonra gelecek i’lamdan anlaşıldığına göre Hafız Osman Efendi’nin Hatice ve Saliha adlı iki hanımının olduğu anlaşılıyor. İkisi de “Abdullah kızı” şeklinde kayıtlı olduğuna göre muhtemelen ikisi de cariye asıllı idiler. Bir başka husus ise Osman Efendi’nin Saliha Hanım’dan ayrılmış olduğudur. Bu verâset ilamı şöyledir:

“… Sancaktarhayreddin Mahallesi ahalinden olup bundan bir süre önce vefat eden Hattat Osman Efendi b. Ali’nin veraseti zevcesi Hatice binti Abdullah ile büyük oğlu Ali, küçük oğlu Mehmed ile küçük kızları Emine ve Fatma’ya münhasırdır. Bu mahallede sakin el- Hac Mustafa b. Ahmed mahkemede zikrolunan küçük çocukların işlerini yürütmeğe memur vasileri ve [aynı zamanda] amcaları Ahmed Çelebi b. Ali’ye karşı açtığı davada söz alarak şunları söylemiştir.

-…Osman Efendi zimmetinde 70 kuruş hakkım olup henüz hayatta ve sağlıklı iken vefatından da 15 ay önce bu parayı bana vermesi gerekiyordu. Bu kadar borcu olduğunu Müslümanların huzurunda ikrar ederek merhum borcunu bana edadan önce de vefat etmekle ben bu parayı vasiden… Talep ediyorum, sual olunsun deyince sual olundu. Davacıdan iddiasını ispat için delil sorulunca da hür ve âdil Müslümanlardan olup mezkur mahallede sakin İmam Mustafa Efendi b. Mehmed ve Çelebioğlu Mahallesi’nde sakin İmam Ali b. İbrahim şahitlik etmek üzere mahkemede hazır oldular. Şahitler mahkemede:

- Hakikaten müteveffa Hattat Osman Efendi hal-i hayatta ve sıhhatte iken vefatından da 15 ay önce:

- Zimmetimde şer’i borçlanma yoluyla aldığım işbu el- Hac Mustafa’ya… 70 kuruş borcum vardır, diye huzurumuzda ikrarla bizleri de şahit gösterdi. Biz bu hususa bu şekilde şahidiz ve şahitlik de ederiz demişlerdir. Bu şahısların şahadetleri de mahkemece kabul edildi ve talep üzerine de bu karar sicile kaydolundu. 12 Ocak 1699 (10 B. 1110). [21] 


4- Osman Efendi’nin Yetimlerine Vasi Tayini



…İstanbul Sancaktarhayreddin Mahallesi’nde sakin iken bundan bir süre önce vefat eden Hattat Osman Efendi b. Ali’nin küçük oğulları Ali, Mehmed ile küçük kızları Emine ve Fatma’nın işlerine hasbice nezaret etmek vazifesi mahkemece amcaları Ahmed Çelebi b. Ali’ye tevcih olunmuştur. O da bu nezaret işini kabul ve yetimler için lüzumlu hizmetleri eda edeceğini taahhüt etmiştir. 17 Ocak 1699 (15 B. 1110). [22]



5- Oğlu Ali Efendi’nin Görev Talebi



Hafız Osman Efendi’nin büyük oğlu Ali babasının vefatından 50 gün sonra, Osmanlı tarihinde ihtişam çağının sonu olan Karlofça anlaşmasının imzalanmasından da üç gün önce 23 Ocak 1699 (21 B. 1110)’da verdiği bir dilekçe [23] ile Sadrazam Bayram Paşa (?- v.1638) türbesinde görev talebinde bulunmuştur. Dilekçeden bu görevlerin vaktiyle babasına ait olduğu anlaşılıyor. Osman Efendi-zade Ali’nin yaşı bu vazifeyi yapmaya müsait olmalı. Bu da 12- 15 yaş arası büluğ çağıdır. Yaşı daha küçükse vekaleten bu görev ona tevcih edilmiş demektir. Dilekçenin ifade tarzına bakılırsa bu arzın önce Darussade ağasına hitaben yazıldığı anlaşılıyor. Buradan şeyhülislama oradan da sadrazama geçerek Ali Efendi’ye bu vazife tevcih olunmuş. Dilekçenin metni şudur:

“Saadetli inayetli mekremetli sultanım hazretleri sağ olsun,

Duacılarının arzuhali oldur ki, bu muhlis duacıları Hattat Hafız Osman Efendi’nin oğlu olup pederim… Osman Efendi dar-ı ahirete rıhlet etmekle mutasarrıf olduğu beş akçe Bayram Paşa türbedarlığı, bir akçe müsebbihlik ve bir akçe de cüz-hanlık [cihetleri] mahlul olmakla bu fakire tevcih olunmak için işaret-i aliyyeleri ricasıyla hâk-i izzete ref’-i ruk’a-i niyaz kılındı. Bakı lütf u ihsan sultanım hazretlerinindir.

Ali bin Hafız Osman [24]             



6- Kızları Fatma ve Emine Hanımların Vefatı

…İstanbul Sancaktarhayreddin Mahallesi’nde sakin iken bundan bir süre önce vefat eden Fatma bint-i Hattat Osman Efendi’nin veraseti validesi Saliha Hatun binti Abdullah ile anne- baba bir kardeşleri Mehmed Ağa ve küçük hemşiresi Emine’ye aittir. Daha sonra Emine Hanım’ın da vefatıyla bunun veraseti de annesi Saliha Hatun ile baba bir kardeşi Mehmed Ağa’ya münhasır kalmıştır… Mehmed Bey b. Ali ve Ali Bey b. Hüseyin’in tarifleri ile kimliği tespit edilen mezbur (mezkûr) Saliha Hanım asaleten mahkemede söz alıp çocukların amcası ve vasileri Ahmed Efendi’den şu taleplerde bulunmuştur:

“- Küçük kızlarım Fatma ve Emine’nin bize intikal eden mallarından yapılan hesaba göre her birinin 4800’er akçe malları kalmıştır. Toplam 9600 akçeden benim şer’i hissem olan 1822 akçe hakkımın tamamını vasi Ahmed Efendi’den aldım. Ahmed Efendi’yi vesayeti zamanında alıp harcadıklarına dair bütün tasarruflarından dolayı da ibra ettim” dedi… Fatma ve Emine Hanımların anne baba bir kardeşleri ve hâla Yeni Saray (Topkapı Sarayı)’ın Seferli Odası ulemasından Mehmed Ağa da [miras hakkını kabz için] Ali Bey b. Hüseyin’i vekil tayin etmiştir. Ali Bey’in vekaletine ise Veli Bey b. Mahmud ile Mehmed Bey b. Ali şahadet etmişlerdir. Bu mahkemede vekaleten söz alan Ali Bey, Mehmed Ağa’nın merhume kardeşlerinden kendisine intikal eden mirası hakkını istemiştir. Yapılan hesap sonucu Mehmed Ağa’nın miras hakkı olan 7777 akçe vasi olan Ahmed Efendi’nin eliyle Ali Bey’e teslim edilmiş, Ali Bey vekili adına Ahmed Efendi’yi vesayeti boyunca yapmış olduğu bilcümle tasarruflarından mahkeme huzurunda aklamıştır. Bu dava ile ilgili hususlar da böylece mahkeme siciline kaydedilmiştir. 15 Nisan 1706 (16 Muharrem 1118). [25]     




Dipnotlar :



* Marmara Üniversitesi FEF, Bilgi ve Belge Yönetimi Bölümü.
1  Çok parlak bir yıdızın adıdır. En güzel Yemen’den göründüğü için de bizim kültürümüzde daha çok Süheyl-i Yemanî adıyla bilinir. Latince adı Canopus’tur… (Kâmus-u Türki 753 a)
2  Uğur Derman, “Hâfız Osman” Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi c. 15 / 98, 99, İstanbul 1997.
3  Sadaret Mektubi Kalemi (A. MKT) 250 / 61, İrade Dâhiliye (İ. DH) 16162, 16207.
4  Sadaret Mektubi Mühime Kalemi (A. MKT. MHM) 457 / 18.
5  Yalnız burada çok acı bir konuya temas etmek şart oldu. O konu da gerek Kayış-zade ve gerekse Hasan Rıza, hatta Kadırgalı hattı Kur’an-ı kerimler bilmem kaçıncı baskının kopyası olduğundan yazıları bir hayli şişkin, zevksiz ve yer yer döküntü halindedirler. Bu dökülen kısımların da acemi ellerce tashih edildiği (!) tam bir kara mizah örneği olarak arz-ı endam etmektedir. Bu Mushafları yeniden bastırmak isteyenler kütübhane ve müzelerden, hatta koleksiyonlardan mümkünse aslını değilse ilk baskılarının filmini bugün için CD’sini almak suretiyle yapsalar çok isabet ederler. Şimdiki hâlin devamı hiç de hoş değil. Aynen Nasreddin Hoca fıkrasında olduğu gibi. Hocaya minare nedir? Demişler, Hazret “tersine çevrilmiş kuyu” demiş. Son zamanlarda gördüğümüz manzara maalesef budur ve içinde bulunduğumuz “idrak sefaletinin de hazin bir tablosudur.”
1880’de bastırılan Hafız Osman hattı Kur’an-ı kerimlerin baskı kalitesinin 100 sene sonra basılanlardan ileri olmasının mantığını da ben kavrayamadım. Bunun en kısa izahı herhalde “üç tuğlu vezir ile üç tüylü vezir” teşbihinde yatmaktadır. Her şey bir tarafa kültür ve medeniyet adına çok büyük bir kayıptır.
6  Berkenar: Mushaf’larda her sayfanın bir âyetle başlayıp, başka bir âyetle bitmesidir.
7  Ahmed Süheyl Ünver, “Hafız Osman’ın Yazma ve Basılı Kur’an-ı Kerimleri” Hayat 1967, sayı 50 / 16, 17.
8  Ömer Faruk Dere, Hat San’atında Hâfız Osman Efendi ve Ekolü, yayınlanmamış yüksek lisans tezi, Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İslam Tarihi ve Sanatları Ana Bilim Dalı, İstanbul 2000.
9  Bu Mushaf-ı şerif 1970’te Sönmez Neşriyat tarafından bastırılmıştır.
10  Osmanlı Arşivi, Tapu Tahrir Defterleri Nu: 1115 / 81.
11  Müstakim-zade Süleyman Sa’deddin, Tuhfe-i Hattatin s. 301- 304, Türk Tarih Encümeni Külliyatından İbnülemin neşri, Devlet Matbaası, İstanbul 1928.
12  Müstakim-zade, age s. 628- 629.
13  İhram: Bu kelime bugünkü manasıyla hac ve umre kıyafeti olarak bilinir. Ama tarihi metinlerde geçen ihram halı, kilim cinsinden bir yaygı türünün adıdır. Buradaki ihram bu anlamdadır. Benim gördüğüm kadarıyla Hattat Hafız Osman’la ilgili yazı yazan üç kişi bu kelimeyi hac ve umre kıyafeti gibi anlayıp yazdığından bu notu düşmek icab etti.   
14  Müstakim-zade Süleyman Sadeddin, age s. 301-303.
15  Hafız Osman’ın dedesi Sinan Bey’in askeriye veya mülkiyede mühim mevki sahibi bir kimse olduğu anlaşılıyor. Muhtemelen de Köprülülere yakın bir kişiydi. Ve Hafız Osman’ın Köprülü Fazıl Mustafa Paşa’yla olan yakınlığı da belki buna dayanıyordu.

16  Şer’i Siciller Arşivi, Kısmet-i Askeriye Mahkemesi sicili c. 19 / 171a.
17  Hüccet ve ilam gibi hükümlü mahkeme yazılarının yazılma usulünde kullanılan tabir ve ıstılahlar.
18  Kısmet-i… c. 19 / 194 a.
19  Tuğralı altın: II. Mustafa (1695- 1703) devrinde kesilen 2 dirhem yarım kırat  (takriben 6, 40 gr) veznindeki altın para. Asıl adı Cedid Eşrefi olup halk arasında tuğralı diye meşhur olmuştur. Bu para Osmanlı Devleti’nin ilk kesilen tuğralı altınıdır. Bu altının ayarının tam olmasından dolayı da daha sonraları bu paraya önce Mısır’da daha sonra İstanbul’da  “zer-i mahbub” denmiş, III. Ahmed (1703- 1730) zamanında bu para birkaç çeşit olarak tekrar tekrar darp edilmiştir. (İsmail Galib, Takvim-i Meskûkât-ı Osmaniye, s. 252, 253)
20  Kısmet-i… c. 19 / 168 a.
21  Kısmet-i… 19 / 179 b.
22  Kısmet-i… 19 / 193 b.
23  Harameyn Muhasebesi (D. HMH) Dosya 318 /  109.
24  O. A, İbnülemin Ensab (İ. E. ENB) 582.
25  Kısmet-i… 25 / 105 b.
26  Kısmet-i… 118
27  Uğur Derman “Kendi İzahlarıyla Hafız Osman’ın Mushafları” Sanat Dünyamız sayı 24 (1982) s. 10- 17.
28  Hariciye, Tahrirat Odası (HR. TO) 34 / 94.
29  Mustafa Müftüoğlu, 31 Mart Vak’ası İrtica’ mı İngiliz Oyunu mu? Risale Yayınları, s. 17- 18, İstanbul 1995


Alıntı

Çevrimdışı Lâle

  • Site Yöneticisi
  • VIP Üye
  • *****
  • İleti: 10862
  • Cinsiyet: Bayan
    • Profili Görüntüle
Ynt: Hat Sanatı ve Hattatlarımız
« Yanıtla #12 : Ekim 04, 2010, 02:44:41 ÖS »
























Çevrimdışı Lâle

  • Site Yöneticisi
  • VIP Üye
  • *****
  • İleti: 10862
  • Cinsiyet: Bayan
    • Profili Görüntüle
Ynt: Hat Sanatı ve Hattatlarımız
« Yanıtla #13 : Ekim 04, 2010, 04:39:44 ÖS »
<a href="http://video.google.com/googleplayer.swf?docid=7242839551918412038" target="_blank" class="new_win">http://video.google.com/googleplayer.swf?docid=7242839551918412038</a>



Çevrimdışı Lâle

  • Site Yöneticisi
  • VIP Üye
  • *****
  • İleti: 10862
  • Cinsiyet: Bayan
    • Profili Görüntüle
Ynt: Hat Sanatı ve Hattatlarımız
« Yanıtla #14 : Ekim 09, 2010, 10:11:32 ÖÖ »
MUSTAFA İZZET EFENDİ (Kazasker) 

1801 yılında Tosya'da doğan Mustafa İzzet Efendi, Tosyalı Bostanîzâde Mustafa Ağa adında bir zatın oğludur. Annesi ise, İstanbul'da Tophane'deki Kaadirî dergahının kurucusu ve şeyhi İsmail Rumî Efendi'nin torunlarındandır. Babasının ölümü üzerine annesi onu küçük yasma rağmen, Istanbul'a göndermiştir. Burada bir akrabasının yardımı ile Fatih Başkurşunlu medresesine girdi. Dinî ilimler ve Arapça öğrendi. Sesinin güzelliği ile dikkati çekiyor ve bu arada Kömürcüzâde Hafız Efendi'den de musiki meşkediyordu. Hat sanatını ve ney üflemeyi de öğrenmeye çalışıyordu. Sultan II. Mahmud, İstanbul'da Bahçekapı'da kendi yaptırdığı Hidayet Camii'nde bir cuma günü Mustafa İzzet Efendi'yi dinlemiş, sesini çok beğenerek Galata Sarayı'na alınmasım emretmiştir (1819). Üç yıl süren bir eğitim sonrası Enderün-ı Hümayün'a alınan Mustafa îzzet, Silahdar Gazi Ahmet Paşazâde Silahdar Ali Bey'in (sonraları sadrazam Ali Paşa) kontrolünde eğitim ve öğrenimine burada devam etmiştir. Kısa sürede Kilar Dairesi'ne giren ve büyük bestekar Şakir Ağa'dan meşk eden, olağanüstü güzel sesiyle de mükemmel bir okuyuş üslübuna sahip Mustafa İzzet Efendi, gittikçe artan şöhretiyle padişah huzurunda yapılan fasıllarda bulunmuştur. Bu arada şunu da belirtelim ki, neyzen olarak da pek büyük bir başarıya ulaşmış, hatta virtüöz derecesinde bir neyzen de olmuştu. II. Mahmud, huzurunda yapılan Küme Faslı'nda sekizi hanende, ikisi neyzen, üçü kemanî, dördü tanburî olmak üzere on yedi müzisyen bulunmaktaydı. İsimleri:
 
Hanendeler: İsmail Dede Efendi, Dellalzâde İsmail Efendi, Şakir Ağa, Çilingirzâde Ahmed Ağa, Suyolcuzâde Salih Efendi, Kömürcüzâde Hafız Efendi, Basmacı Abdi Efendi.

Neyzenler: Meşhur hattat Mustafa İzzet Efendi, eşsiz musahib Saîd Efendi. (Sait Efendi, ney çalarsa da küme fasıllarında giriftzenlik edermiş.)

Kemanîler: Beşiktaşlı Rıza Efendi, Mustafa Ağa (Şakir Ağa'nın kardeşi). Ali Ağa (Ferahnak Saz Semaîsi sahibi).

Tanburîler: Numan Ağa, Zeki Mehmed Ağa, Keçi Arif Ağa, Necip Ağa. Hanende ve sazendeliğinin yanı sıra büyük bir hattat da olan bu değerli sanatkar, Talik hattı hocası ve adaşı olan Kazasker Mustafa İzzet Efendi'den (Yesarîzâde), sülüs ve nesihi ise Vasıf Efendi'den öğrenmiştir.

Enderun'da subay rütbesi sahibiydi; orduya geçmek arzusu reddedildi. Hacca gitmek istemesine de padişah, arzulamayarak izin verdi. 1829 yılı sonla-nnda kendisine bir maaş bağlandı ve saraydan ayrıldı.

Tasavvuf ilmine merak saran Mustafa İzzet Efendi, nakşıbendî şeyhlerinden Kayserili Ali Efendi'ye kapılanmıştı. Onunla birlikte Hicaz'a, Hacca gitti. Mekke'ye geçerek nakşıbendî büyüklerinden Abdullah-ı Dehlevî'nin halîfesi Şeyh Mehmed Can Efendi'ye kapılandı; tarikatta bir hayli yol aldı. Oradan Kahire'ye geldi ve 7 ay kadar burada kalarak Arap ilimlerini öğrenmeye çalıştı. İstanbul'a dönüşünde Mahmudpaşa'daki evinde yaşamaya başladı. Tasavvurla uğraşıyordu. Oysa ki bir ney virtüözü, çok güzel sesli bir hanende ve olağanüstü hat sanatkarıydı. Artık saraya da gitmiyordu. Bir cuma günü Bayezid camiinde, padişah kendisini dinlemiş ve yüzünü görmeden sesinden tanımıştır. Görüşmek istediğinde de (Özbek Dervişi) kıyafetinde görünce çok kızmış ve Mustafa İzzet'i cezalandırmak istemiştir. Ancak musahib Saîd Efendi'nin yalvarmaları üzerine bundan vazgeçmiştir. Buna rağmen, Mustafa îzzet Efendi'nin tutum ve davranışı padişahı çok üzmüştü. Onu, hocası Kömürcüzâde Hafız Efendi'ye şikayet etti; İstanbul'dan sürmek istediğini söyledi. Bu kere de Kömürcüzâde'nin ricaları, yalvarmaları ile cezadan vazgeçen padişah: Bir daha gözüme görünmesin, diye irade etti. Öğrencisine bu durumu anlatan Kömürcüzâde bir süre sonra tekrar padişahın huzuruna çıktı ve Mustafa İzzet'in pişmanlık duyduğunu, çok üzüldüğünü anlattı. Onun çok kudretli bir sanatkar olduğunu bilen padişah II. Mahmud, huzurda yapılacak ilk fasla katılması için emir buyurdu. Bundan sonra da padişahın ölüm tarihi olan 1839'a kadar saraya sık sık gitti, fasıllarda neyzen olarak bulundu ve pek çok hediyeler aldı.

I. Abdülmecid tahta çıktığı zaman Mustafa İzzet 38 yaşında ve Eyüp Sultan Camii hatibi idi. Abdülmecid, Laleli camii evkaf kaymakamlığım da bu sanatkara vererek gelirim artırmasını sağlamıştır. 1845 yılı Ocak ayında 2. imam olarak saraya alınan Mustafa îzzet Efendi, kısa bir süre sonra (Ser-Imam-ı Hazret-i Şehriyarî) baş imam oldu. Selanik-Mekke-İstanbul payelerini almış, 1849 yılı haziramnda Anadolu Kazaskeri, Kasım 1849'da ise Rumeli Kazaskeri olmuştur. 1850'de veliahd şehzâde Abdülaziz Efendi'ye yazı öğretmenliği de yapmıştır. 1853'de baş imamlıktan ayrılmıştır.

Meclis-i Valay-ı Ahkam-ı Adliyye üyesi, Rumeli Kazaskeri, tekrar Meclis-i Vala üyesi, yine Rumeli Kazaskeri, Nakıybu'l Eşraf, Meclis-i Aliyye'ye memur (devlet bakanı) ve en kıdemli Kazasker olarak Reisü'l-Ulema olan, iyi bir devlet adamı, harika sesli bir hanende, virtüöz bir neyzen, dahî derecesinde hattat Mustafa İzzet Efendi, yedi padişah devrinde yaşamış, son yıllarım Bebek'deki yahsında geçirmiştir. Orta boylu, şişmanca, mavi gözlü, sarılı-beyazlı kırçıl sakallı, daima güler yüzlü, son derece nazik, terbiyeli bir kişi idi. Eşi, öğrencisi büyük hattat Mehmet Şefik Bey'in teyzesidir. Ata, Tevfik ve Emine adında üç çocuğu olmuştur.

16 Kasım 1876 (Hicrî: 27 Şevval 1293) tarihinde ölmüş ve Tophane'de Kaadirî dergahı mezarhğına Şeyh îsmail Rumî'nin sol yanma gömülmüştür. Mezarının baş ucundaki yazma taş, öğrencisi Muhsinzâde'nin eseridir. Ayak uçunda da süslemeli bir taş vardır. Mehmed Şefik ve Muhsinzâde Abdullah Bey'lerden başka: Abdullah Zühtü Efendi, İlmî Efendi, Vahdeti Efendi de hat öğrencileriydi. Kazasker Mustafa îzzet Efendi'nin en meşhur hat eserleri şunlardır:

Ayasofya'daki 7,5 metre çapında dev Hulefay-ı Raşidîn levhaları, yine Ayasofya'da kubbe kuşağındaki Nûr Ayet-i Kerîmesi, İstanbul Üniversitesi (eski Daire-i Umür-ı Askeriye) kapısının üstünde ve bahçeye bakan taraftaki talik kitabe, Bursa Ulu Cami'de iki büyük levha, Hırka-i Şerîf ve Kasımpaşa Camilerm-de levhalar, Yahya Efendi türbesinde Nur Ayet-i Kerîme'si, Mısır'da Mehmed Ali Paşa türbesinde (Süre-i Dehr) ve talik tarih, 16 Kur'an, 15 Delailu'l-Hayrat, 30 En'am ve kasaid, 250'den fazla Hilye ve daha bir hayli sayıda levhalar... şairliği de olan bu üstün sanatkarın: Keşfıı'l Arâb ve Avamil-i Mıı'arrebî adlı iki eseri ve istanbul Üniversitesi Kütüphanesi'nde kendi el yazısı ile bir güfte mecmuası bulunmaktadır.

 

Kaynak :
Aksüt, Sâdun. Türk Mûsikîsinin 100 Bestekârı, İstanbul, 1993