Gönderen Konu: Son Konak  (Okunma sayısı 26153 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Lâle

  • Site Yöneticisi
  • VIP Üye
  • *****
  • İleti: 10862
  • Cinsiyet: Bayan
    • Profili Görüntüle
Ynt: Son Konak
« Yanıtla #45 : Ekim 07, 2010, 08:36:09 ÖS »


Çevrimdışı Lâle

  • Site Yöneticisi
  • VIP Üye
  • *****
  • İleti: 10862
  • Cinsiyet: Bayan
    • Profili Görüntüle
Ynt: Son Konak
« Yanıtla #46 : Ekim 07, 2010, 08:50:01 ÖS »


"Ölürse Ten Ölür Canlar Ölesi Değil "

Türk tiyatrosuna "Keşanlı Ali” adlı oyunu ile ilk epik tiyatro örneğini veren Haldun Taner'in kabri.
     

Çevrimdışı Lâle

  • Site Yöneticisi
  • VIP Üye
  • *****
  • İleti: 10862
  • Cinsiyet: Bayan
    • Profili Görüntüle
Ynt: Son Konak
« Yanıtla #47 : Ekim 07, 2010, 08:57:49 ÖS »
“Sevgi ise, sevişeceğiz seninle
Kavga ise, dövüşeceğiz seninle
Ölümü de paylaştığımız yaşamda
Ortaklaşa bölüşeceğiz seninle”




Hayatta iken paylaştıkları yastığın yerini, şimdilerde bir mezar taşı almış.Özdemir Asaf ve eşi...

Çevrimdışı Lâle

  • Site Yöneticisi
  • VIP Üye
  • *****
  • İleti: 10862
  • Cinsiyet: Bayan
    • Profili Görüntüle
Ynt: Son Konak
« Yanıtla #48 : Ekim 07, 2010, 09:29:19 ÖS »

 
Veda

Artık iş kalmadı yarenler bizde
Tökezliyor olduk yazıda düzde
Şairdik,hatiptik,yazardık sözde

Ekmeği yemeğe ağızda diş yok
Dedik ya efendim bizlerde iş yok

Sağ yanım titriyor,sol yanım tutmaz
Nabzım tekler durur,muntazam atmaz
Ayağım bir türlü ileri gitmez

Ağzım her an kuru,gözümde yaş yok
Artık bundan böyle bizlerde iş yok

Bir secdeye varsam başım dolanır
Ne yesem ne içsem,miğdem bulanır
Bütün dertler birbirine ulanır

Yuvamız da bomboş uçacak kuş yok
Hayra yorulacak hayal yok,düş yok

Yakını uzağı seçemez oldum
Bir ufak hendeği geçemez oldum
Bir bardak soğuk su içemez oldum

Tatlılarda bile lezzet yok,tat yok
Benim bu halime takacak ad yok

İki adım atsam durmaz düşerim
Eski hallerime şimdi şaşarım
Allah’ım ben böyle nasıl yaşarım

Kendimi kollayacak gövdede baş yok
Bağrıma basacak evlat yok,eş yok

Yaşıtlarım birer birer ölüyor
Yeşil yaprak kara toprak oluyor
Azrail de baş ucumda soluyor

Üstüme dikmeye ağaç yok,taş yok
Arkamdan vermeye yemek yok,aş yok...

Osman Yüksel Serdengeçti
 



Cebeci Asri Mezarlığı’nda toprağa verilen Osman Yüksel Serdengeçti'nin kabri.

Çevrimdışı Lâle

  • Site Yöneticisi
  • VIP Üye
  • *****
  • İleti: 10862
  • Cinsiyet: Bayan
    • Profili Görüntüle
Ynt: Son Konak
« Yanıtla #49 : Ekim 07, 2010, 09:37:39 ÖS »
Hiçbir mezar taşı kitabesi, doğruyu, salt doğruyu, yalnız doğruyu
söylemez.                                                           

Cemil Meriç

Çevrimdışı Lâle

  • Site Yöneticisi
  • VIP Üye
  • *****
  • İleti: 10862
  • Cinsiyet: Bayan
    • Profili Görüntüle
Ynt: Son Konak
« Yanıtla #50 : Ekim 07, 2010, 09:51:34 ÖS »

Çevrimdışı Lâle

  • Site Yöneticisi
  • VIP Üye
  • *****
  • İleti: 10862
  • Cinsiyet: Bayan
    • Profili Görüntüle
Ynt: Son Konak
« Yanıtla #51 : Ekim 07, 2010, 09:54:59 ÖS »

Çevrimdışı Lâle

  • Site Yöneticisi
  • VIP Üye
  • *****
  • İleti: 10862
  • Cinsiyet: Bayan
    • Profili Görüntüle
Ynt: Son Konak
« Yanıtla #52 : Ekim 07, 2010, 09:57:55 ÖS »
"Ölürüz diye mi üzülüyoruz?
Ne ettik, ne gördük şu fani dünyada
Kötülükten gayri?

Ölünce kirlerimizden temizlenir,
Ölünce biz de iyi adam oluruz;
Şöhretmiş, kadınmış, para hırsıymış,
Hepsini unuturuz."



Çevrimdışı Lâle

  • Site Yöneticisi
  • VIP Üye
  • *****
  • İleti: 10862
  • Cinsiyet: Bayan
    • Profili Görüntüle
Ynt: Son Konak
« Yanıtla #53 : Ekim 08, 2010, 05:36:39 ÖS »
Ölümlü İnsanlar İçin

Hepiniz öleceksiniz!
Tanrı katına çıkacaksınız utanmadan!
Ruhlarınız koyup kaçacak sizi!
Topraklara gömüleceksiniz.

Kurtlar, böcekler, solucanlar
Sevinçle saldıracak üstünüze.
Elleriniz bomboş kalacak,
Kimse bakmayacak resminize.

Sevilmiş kadınların hayali
Dumanlar gibi dağılacak;
Faydaydı, şöhretti, merhametti
Semtinize uğramayacak.

Gözleriniz yok artık!
Dünyamızı göremeyeceksiniz!
Okşamak, gülmek, konuşmak
Yok olmuş bir selde yüzeceksiniz,

Yavaş yavaş çürüyeceksiniz.

Cahit Külebi  (1917 Çeltek Köyü/Zile-…)







Çevrimdışı Lâle

  • Site Yöneticisi
  • VIP Üye
  • *****
  • İleti: 10862
  • Cinsiyet: Bayan
    • Profili Görüntüle
Ynt: Son Konak
« Yanıtla #54 : Ekim 08, 2010, 06:20:15 ÖS »
"Neslimizi ıslah etmek, kuvvetlendirmek için Avrupa'dan ve Amerika'dan damızlık erkek getirmek gerekir."

Abdullah Cevdet


Yukarıda dile getirdiği düşünceleri bir mecmuada yer aldıktan sonra, kendisine duyulan nefret artar ve hayatının son yıllarında iyice yalnız kalır Abdullah Cevdet.Ayasofya Camiine getirilen cenazesi musallada ikinci yalnızlığını yaşar.Cenaze namazı kılınmamalı düşüncesi hakimdir.Peyami Safa'nın ricası üzerine bir kaç kişi ile kılınır namaz ve belediye işçileri tarafından götürülüp Merkez Efendi Mezarlığına gömülür.İnsan nasıl yaşarsa, öyle ölür.Ölüm şekli de ayrı bir hikaye Cevdet'in.

Bu sonu izah eden bir kaç anekdot...

Abdullah Cevdet, zamanında dinsizliği ile tanınan ve böyle tanınmasından da gocunmayan biriymiş. Süleyman Nazif'e bu konuda ne düşündüğünü sormuşlar, şu cevabı vermiş:

— Abdullah Cevdet’in dinsizliğinden anlayın ki din iyi bir şeydir. Eğer din kötü bir şey olsaydı Abdullah Cevdet dindar olurdu.

Süleyman Nazif'e bir gün, Abdullah Cevdet’in nasıl bir adam olduğu sorulmuş. Süleyman Nazif bu soruya “Çok samimi adamdır, sîretini suretinde taşır.” diye cevap vermiş.
(Abdullah Cevdet’in, çiçek bozuğu suratı sebebiyle çirkin bir görünüşü varmış. İçinin kötülüğünü dışına da yansıtmıştır,demek istemiş.)


« Son Düzenleme: Ekim 08, 2010, 07:17:19 ÖS Gönderen: Lâle »

Çevrimdışı Lâle

  • Site Yöneticisi
  • VIP Üye
  • *****
  • İleti: 10862
  • Cinsiyet: Bayan
    • Profili Görüntüle
Ynt: Son Konak
« Yanıtla #55 : Ekim 08, 2010, 08:26:59 ÖS »
Osmanlı Mezar Taşlarındaki Estetik / Talha UĞURLUEL 


Bir Osmanlı mezarlığına girdiğinizde eğer onların dilinden anlamıyorsanız sadece
irili ufaklı, hepsi birbirine benzeyen mermer sütunlar görürsünüz. Fakat dikkatle
incelediğinizde hemen hiçbir mezar taşının diğeri ile aynı özelliklere sahip
olmadığını fark edersiniz. Her bir taş, başında farklı bir serpuş taşımasının
yanında üzerindeki hemen her bir işaret ile de ait olduğu mezarda yatan kişiye
ait nice özelliği ortaya koymaktadır. Bu dilden anlayan kişiler için bu mezarlıklar,
hepsi kıyamda durmuş sonsuz bir sükut içinde haşri bekleyen, birbirinden farklı
mesleklere, meşreplere sahip insanlarla dolu mekanlar gibidir. Çünkü başınızı
çevirip nereye baksanız aşina bir sima görüyor gibi olursunuz. Toplumun hemen
her tabakasından, her mesleğinden ve meşrebinden, sosyal statü olarak her gurubundan kişi orada toplanmış öylece beklemektedirler.

Bir mezar taşının dış yapısı ve üzerindeki süslemeleri ile ilk bakışta belli ettiği şey ait olduğu mezarda yatan kişinin cinsiyetidir. Erkek mezar taşları genellikle başlıklı iken bayan mezar taşları bir bayanın inceliğini temsil edercesine buket buket çiçeklerle ve çelenklerle süslüdür: Güller, rozet biçimli çiçek motifleri, kıvrık dallar, süsen, buhur-u Meryem, yıldız çiçeği, nergis, karanfil, çan çiçeği, şakayık, küpe, rozet, zambak, çiçek açmış erik ve badem dalları bunlardan sadece birkaçıdır.

Çiçek motiflerinde son derece detaylı bir gözlemin ürünü olan harika bir sanat
gözlenmektedir. Mezar taşları üzerindeki her bir çiçek sanki kendi lisan-ı
halleri ile gezenlere bir şeyler anlatmaya çalışmaktadır. Meselâ birçok yerde
görülebilen beş yapraklı bir çift lale hep duaya açılan eller gibi resmedilmiştir. Lale Devri ile üç boyutlu bir hâle gelen ve daha bir gerçekçilik kazanan
bu çiçekler zaman zaman vazo ve saksı içinde resmedilmişlerdir. Erkeklere ait
mezar taşlarında da belli ölçülerde çiçek motifleri görülmektedir. Hayatlarını
çok kibar ve seviyeli yaşayan Osmanlılar zarafete ayrı bir önem vermiş ve seviyeli
bir şekilde süslenmesini de bilmişlerdir. Meselâ bir Şeyhülislâm (kavukta gül)
kocaman kavuğunun bir köşesine bir gül iliştirebilirken, bir katip kafesi destarının
yanına bir tüy takabiliyordu. Fes kullanılmaya başlandığı dönemlerde de feslerin
etraflarına çiçekli bordürler iliştirilerek bu zerafet sürdürülmüştür. Gerçek
hayattaki bu güzel detaylar mezar taşlarına da aynen yansımış ve bizleri hayranlık
içinde bırakan manzaralar meydana getirmişlerdir.

Mezar taşlarının üzerlerindeki şekil ve semboller kişilerin cinsiyetini belli etmek yanında o kişilerin meslekleri hakkında bilgiler de vermektedir. Mesela mesleği denizcilik olan bir kişinin mezar taşında o kişinin denizci olduğuna dair bir işaret, sembol, ya da motif bulunmaktadır. Bunlar; gemi direği, yelken bezi, urgan, halat, gemi çapası, Osmanlı denizcilik arması vb.dir.

Bu arada kırık gemi direği de kişinin artık hayatta olmadığının göstergesidir.
Bazı gemici lahitleri vardır ki aynen gemiye benzetilmişlerdir. Bunların etraflarını
boydan boya halatlar ve gemi zincirleri çevrelemektedir. Denizci mezar taşlarının
en yoğun olduğu yerler, Osmanlı’nın en namlı denizcileri olan Kılıç Ali Paşa,
Barbaros Hayrettin Paşa, Piyale Paşa, Lala Mustafa Paşa’ların metfun bulundukları
hazire civarlarıdır. Eğer kişi hayatta iken kalem ile geçindi ise onun mezar
taşında rulo halinde kâğıtlar ile kamış veya tüyden bir kalem görmeniz mümkündür.
Kişi ressam ise bir palet ve fırça, asker ise kılıç, kama, top, gülle, yada
dürbün(Resim 5) resmedilen mezar taşları da bulunmaktadır. Özellikle hayatta
iken askerlik yapmış ve yüksek rütbelere gelmiş olanların mezar taşları bir
hayli teferruatlıdır. Kimi asker mezar taşlarında neredeyse cephanelik oluşturacak
kadar çeşitli silah görmek mümkündür. Bu silahlar taşa gelişi güzel konmayıp,
Osmanlı arması formunda, savaş davulunun etrafında; top, kılıç, hülle, topuz,
okluk, borazan, flama asılı mızrak, gönye vb. şeklinde sıralanmaktadır. Bu
tarz süslemelerde tercih edilen silahlar daha çok ölen kişinin hayatta iken
kullandığı silahlardan seçilmektedir. Askeri kökenli kişilerin mezar taşlarında
taşın iki yanına rütbesine göre apoletleri de yerleştirilmektedir.

Mezar taşlarında asker kökenli kişilerin en çok tercih ettikleri motif ise Osmanlı Devlet Armasıdır. İlk kez III.Selim döneminde kullanılan Osmanlı arması, askerî özellikleri yanında insanî, dinî ve millî yönleri sebebiyle halk tarafından da çok sevilmiş ve benimsenmiştir. Bunun sonrasında da insanların mezar taşlarında bu gösterişli arma sıkça kullanılmaya başlanmıştır. En çok II.Mahmud döneminde görülen Osmanlı armalarında; top, kılıç, çift ve tek taraflı teber, tabanca, kanunu ve Kuranı temsil eden terazi ve kitap, altta bitkisel motifler ve etrafta parlayan bir ışık halesi bulunmaktadır. Bu armaların alt kısımlarına kişilerin aldıkları nişanlar da işlenmektedir. Birçok paşanın mezar taşı "Şevkat, Mecidi ya da Hamidi Nişanları ile süslüdür.

Mezar taşları üzerindeki bazı motifler ise mezar sahiplerinin meşrepleri hakkında bilgi vermektedir. Mevlevilikte eğer bir kişi bizzat tekkede vazifeli ise mezar taşının başında bir Mevlevî kavuğu taşırken, sadece intisap edenlerin taşları üzerinde bir Mevlevî sikkesi kabartılmaktadır. Kadirilerde ise bu yola girenlerin taşlarında Kadiri gülü denilen motif bulunmakta ve meşrebin kollarına göre etrafındaki desen değişmektedir. Mesela Kadiriliğin Rumi Kolu’nun sembolü 8 terkli taç ve ortasındaki Kadiri Gülü kabartmasıdır.  Başka bir kolun muhibbine ait taşta ise 18 köşeli yıldız görülürken kimilerinde de bu yıldız, etrafı destarlı bir tacın içine oturtulmaktadır. Bayramiler altı terkli tarikat tacı giyerler ve taşlarına da bunu kazıtırlar iken Nakşî mezar taşlarında müjganlı Nakşî tacı görülmektedir. Sünbülî yolunun kurucusu Sünbül Sinan Efendiden dolayı bu yola intisap edenler de mezar taşlarına sünbül motifi işletmektedirler. Mezarda yatan kişinin meşrebini sadece meşrep sembollerinden değil, o yolda yaygın olarak kullanılan eşyalardan da anlamak mümkündür. Mesela Bektaşî mezar taşlarında 12 köşeli teslim taşı ile teber ve keşkül gibi tarikat eşyaları görülebilmektedir.

Osmanlı Mezarlıklarına girildiğinde insanların içini hiçbir zaman bir kasvet kaplamamakta, aksine her bir mezar taşı üzerindeki süslü ve sanatlı motifler ile derin mânâlar taşıyan bezemeler, kişilere ölümün güzel yüzünü hissettirmeye çalışılmaktadır. Bu etkileyici manzara bizlerin olduğu kadar yabancıların da dikkatini çekmiş ve nice gezgin, mezarlıklarımızla ilgili ilginç yorumlarda bulunmuşlardır. İstanbul gezginlerinden biri olan ve yüzyıllar önce ülkemizi ziyaret eden Edmondo Amic, mezarlıklarımızdaki etkileyici manzara karşısında bakın neler diyor:

"Caminin etrafında ulu ağaçlar altında çiçeklerle çevrilmiş mermerler ve arabesklerle parlayan gösterişli kitabelerle süslenmiş sultan, vezir ve saray büyüklerinin türbeleri yükselir. Bu, fevkalâde bir sessizliğe gömülmüş aristokratik bir mahalle gibi uhrevî bir hüzünle beraber dünyevî bir hürmet hissini ilham eden bembeyaz, gölgeli ve şahane güzelliğe sahip bir mezar şehridir. Mezarlık bahçelerindeki yeşilliğin çelenkler ve demetler halinde sarktığı ve üzerinden akasya, meşe, mersin dallarının yükseldiği beyaz duvarların ve parmaklıkların içine geçiyor ve türbelerin kemerli pencerelerini örten demir dantellerin arasında, tatlı bir ziya içinde, ağaçların yeşil gölgeleri ile boyanmış mermer lahitleri görüyoruz. İstanbul’un başka hiçbir yerinde, ölüm tasvirini güzelleştiren ve korkmadan seyrettiren Müslüman sanatı bu kadar zarafetle gözler önüne serilemez. Dudaklarda hem dua, hem tebessüm uyandıran hüzün ve zarafet dolu bir kabristan bir saray, bir bahçe, bir mabettir bu."

Günümüzün meşhur bir mezar taşı uzmanı ise, Osmanlı mezarlıklarında gezmenin dünyanın en heyecan verici şeylerinden biri olduğunu söylüyor ve ekliyor "-Eyüp Mezarlığına doğru tırmanırken, Himalayalar’da sanki şimdiye kadar hiç kimsenin çıkmadığı bir tepeyi keşfediyor gibi oluyorum." Sadece bu iki araştırmacı değil bunların yanında Barlett, Sebatier, Loti, Pardeu, Nerval vb. daha birçok yabancı yazar ve gezgin de mezarlıklarımızdan derinlemesine etkilenmişler ve eserlerinde bu konudan bahsetmişlerdir.

Gerçekten de Osmanlı mezar taşları hiçbir zaman, ölen kişinin sadece kimlik bilgilerini aktaran bir taş parçası olmamış, sanat yönüyle ileriki yüzyıllarda Avrupa’nın biz bulduk ve geliştirdik dedikleri resim ve heykeltıraşlığı çok önceleri hem de en mükemmel haliyle ortaya koymuşlardır. Hatta sadece objeleri resmetmekle kalmamış onlara derin manalar da yüklemişlerdir. Mesela bir ölünün arkasından yapılacak en önemli şey olan dua, Osmanlı taş oymacılarının elinde somutlaşmış ve mezarlığı gezen herkesin gözünün önünde arz-ı endam etmeye başlamıştır. Vefat eden bir kişinin arkasından yapılan en yaygın dua; "Allah Onun kabrini cennet etsin." temennileridir. Osmanlı mezar taşlarını dikkatle incelediğimizde bu duanın nasıl şekillere döküldüğünü hayretle görmekteyiz. Mezar taşı sanatçıları bu duaları resmederek taşa geçirmiş ve sanki, "Biz cennet meyvelerini vefat eden kişinin taşına kazıyoruz, Allah’ta gerçeğini O’na ikram etsin." demeye getirmişlerdir. Kur’an-ı Kerîm’in birçok yerinde geçen cennet tasvirlerinde anlatılan nice meyve bu şekilde resmedilegelmiştir. Bu meyvelerden en yaygını hurmadır. Hurma motiflerinde resmedilen her ağaç muhakkak meyveye durmuş haldedirler. Mezar taşlarının genellikle ayak taşlarında bulunan hurma motiflerinde ağacın yaprakları, bulunduğu taşın tüm yüzünü kaplayacak şekilde tüm yüzeye dağılmıştır. Alt kısımda aşağıya doğru sarkan çok taneli hurma hevenkleri ve onların ucunda da yere doğru kıvrılan ince dallar görülür. Hurmanın ortasında çok dilimli iri yapraklar bulunmaktadır.

Kur’an’da Hurmadan bahsedilen yerlerden biri de En’am Suresidir. Bu surede ayrıca zeytin ve nar bahçelerinden ve üzüm bağlarından da söz edilmektedir. (En’am Sûresi,99-141) Bu ayetlerde geçtiği üzere nice mezar taşında Hurma gibi taşa sardırılmış salkım salkım üzümler ile üzüm kütükleri, çatlamış dudaklarından taneleri dökülen iri iri narlar ve fiyonk gibi yaprakları ile zeytin ağaçları dikkatimizi çekmektedir. Kur’an’da Tin Suresinde zeytin ile beraber incire de yemin edilerek insanın en güzel şekilde yaratıldığı anlatılmaktadır. (Tin Sûresi, 1-4) Bu sureyi dinledikten sonra gözlerimiz taşlar üzerinde incir de arıyor ve bulmakta gecikmiyoruz. Mezar taşlarına resmedilen meyveler arasında tabak tabak sıralanmış incirlerde görmekte ve mezar sahibine bunların asıllarını vermesi için nimetlerin asıl sahibine dua etmekteyiz.

Mezar taşlarında meyve cinsinden ağaçların yanında meyvesiz olduğu halde çokça resmedilen bir ağaç da servidir. Servilerin mezar taşlarına işlenmesinin ardında da ince hikmetler yatmaktadır. Servi yaz kış yeşil olabilen, kendisine özgü bir kokusu olan ve bu kokusu ile haşerenin üremesine engel olan bir yapıya sahiptir. Servi Ağacı tasavvufta, düzgün ve uzun duruşu ile Kur’an’daki Allah lafzının yazılışının ilk harfi olan elif’e benzetilmekte ve Vahdet-i Vücut’un bir işareti olarak kabul edilmektedir. Ayrıca Allah’ın birliğini de sembolize etmektedir. Servinin dik ve doğru duruşu doğruluğu ve dürüstlüğü simgelemektedir.

Mezar taşlarının üzerinde çokça gördüğümüz bir motif de kandildir. Bu obje o kadar çeşitlendirilmiştir ki mezar taşları üzerine resmedilen kandil formlarının sayısı 40’ı bulmuştur. Bu kandillerin hepsi zincir ile asılı durumdadır. Bazı örneklerde zincir kandil ağzıyla tutturulmuş iken bazılarında kandil yanındaki üç halkadan bağlanmaktadır. Kandillerin mezar taşlarına konularak, kişinin kabrini aydınlatması temenni edilmiştir. Ayrıca bazı kandil karınlarında Allah lafzı da görülmektedir. Kurân-ı Kerîm’de Nur Sûresi 35. ayette kandilin sembolik anlamının verilmesi de bu açıdan bir hayli ilginçtir. Buradan hareketle kandilin Allah’ın nurunu ve aydınlatıcılığını simgelediği söylenebilir.

Günümüzde insanların en çok dikkatini çeken bir diğer mezar taşı motifi ise hançerlerdir. Hançer, yakın düvüşte kullanılan, düz yada kavisli bir gövdeye sahip, sivri uçlu bir silah olup, kın içerisinde belde taşınmaktadır. Osmanlı Mezar taşlarında hançerler üstü açık lahitlerde lahtin yan yüzüne, kapalı lahitlerde ise mezarın üzerine işlenmektedir. Hançerlerin tasvir ediliş şekilleri hepsinde aynıdır. Hançerin kabza başı palmet biçiminde, kabza kısmı hafif bombelidir. Hançerler kın içerisindedir. Hançerin kınında olması o kişinin artık yaşamıyor olduğunu göstermektedir. Hançerlerin uçları yuvarlak bir şekilde sonlanmaktadır. Hançerin sivri tarafı kişinin ayak ucuna doğru bakar. Taş sandukalarda ise hançer, sanduka üzerine sarılmış bir kuşağı andıran bordürün üzerine yerleştirilmiştir.
Osmanlı Mezar taşlarında yoğun bezemenin yer aldığı en önemli tür lahitli mezarlardır. Bu tür formlarda lahtin tüm yüzleri adeta birer çiçek bahçesi gibi işlenmiştir. Lahitli mezar taşlarının baş taraflarında bazen ortada bir gül bezek ve iki tarafında birer vazodan çıkmış gül ve yıldız çiçekleri ya da lâle ile karanfil motifleri görülmektedir. Bazı lahitlerin üst kısımlarında balık pulu bordürü bazılarında ise Rumi-lotüs bordürü dolaşmaktadır. Taş lahitlerde baş ve ayak kısmı dilimli yarım şemselerle taçlandırılarak Şahidelere birleştirilmiştir. Çoğunlukla baş taraftaki şemsenin içinde kitabe yer almaktadır. Sandukanın üst kısmı kırma çatı şeklinde üçgen olarak birleşmektedir. Taş sandukanın üzeri ise çintemani motifleri ve üç kollu çarkı felek oluşturan bitkisel motiflerle âdeta kumaş deseni gibi süslenmiştir. Lahitli mezarlar genellikle 19. ve 20. yy da yapılmıştır. Fakat eski bir lahit uygulamasını Eyüp’te III. Ahmet’in kızı Saliha Sultan’ın mezarında görmek mümkündür. Lahtin tüm yüzlerinde aralıklarla sütunçeler işlenmiş ve kemerlerle birbirlerine bağlanmışdır. Bu kemerlerin orta kısımlarında istiridye kabukları bulunmaktadır. Kemerlerin aralarında ise tabaklar içinde meyveler görülmektedir. Bazı lahit mezarlarda lahit köşeleri kum saati formlu sütunlarla oluşturulmakta hatta bunlara burgu motifi de verilmektedir. Birtakım lahit yüzlerinde bulunan semboller kenger yapraklar ile sarılmaktadır. Ayrıca bu yaprakların silindirik formlu baş ve ayak şahidelerinin diplerini çepeçevre sardığı görülmektedir. Yine bu lahitlerin dar yüzlerinde sağır nişler bulunmaktadır. Lahit mezarlarda nişlerin üstlerinde, kemerler arasında zaman zaman göze çarpan kabartmalı ay yıldızlar daha çok 2. Meşrutiyet sonrasına tarihli mezarlara aittir.

Mezar taşlarında amaç ölen kişiyi hayattakilere tanıtmak ve merhumun ruhuna bir Fatiha okutmak olduğu için lahit mezarların yola bakan tarafları çok süslü ve daha dikkat çekicidir. Özel semboller daha çok yola bakan tarafa konmuştur.
Dünya üzerindeki en dikkat çekici açık hava mermer işçiliği müzesi olan bu tarihî mezarlıklardaki bezemeler, anlatmakla bitmez. Ve bu dilden anlayan herkese her bir motifi ile mezarda yatan kişi hakkında türlü şeyler anlatır. Her bir mezar taşı lisan-ı hali ile ölümün bir yokluk olmadığını, üzerine işlenmiş ince ve derin mânâlar taşıyan nice muhteşem sanat ile gözler önüne sermeye çalışır.


Çevrimdışı Lâle

  • Site Yöneticisi
  • VIP Üye
  • *****
  • İleti: 10862
  • Cinsiyet: Bayan
    • Profili Görüntüle
Ynt: Son Konak
« Yanıtla #56 : Ekim 08, 2010, 09:35:39 ÖS »



















Çevrimdışı Lâle

  • Site Yöneticisi
  • VIP Üye
  • *****
  • İleti: 10862
  • Cinsiyet: Bayan
    • Profili Görüntüle
Ynt: Son Konak
« Yanıtla #57 : Ekim 09, 2010, 11:08:16 ÖÖ »
ABDÜLHÂK HÂMİD'İN ŞİİRLERİNDE ÖLÜM TEFEKKÜRÜ ve MEZAR TASAVVURU

 
Özet

Ölüm, genel olarak dünya edebiyatında çokça işlenen temlerden biridir. İnsanlık tarihi kadar eski bir geçmişe sahip olan bu beşerî ve evrensel gerçek, çeşitli dinler ve felsefî ekoller ile düşünürler tarafından irdelenmiş, 19. asrın başlarında romantizmin tesiriyle pek çok toplumun edebî eserlerine de yansımıştır. Tük edebiyatına İslamiyet öncesinde sagu ve destanlar yoluyla konu edilen ölüm, divan edebiyatı, halk edebiyatı ile Tanzimat ve Cumhuriyet dönemlerine ait edebiyatımızda da varlığını devam ettirmiştir.

Önce Akif Paşa (1787-1845), Ziya Paşa (1825-1880), Muallim Naci (1850-1893) ve Recaizâde Mahmut Ekrem (1847-1914)'de görülen dinin kontrolündeki ölüm fikri, daha sonra 20. yüzyıl Türk şiiri içinde Ahmet Haşim (1884-1933), Cahit Sıtkı (1910-1956) ve Necip Fazıl (1905-1983) gibi pek çok edebî şahsiyet tarafından farklı boyutlarıyla ele alınmıştır. Ancak ölüm fikri, hiçbirinde Abdülhâk Hâmid (1852-1937)'de olduğu kadar metafizik derinlik kazanmaz. Denebilir ki Hâmid'in felsefesi, mezarın başında başlar ve yine orada nihayet bulur. Bu nedenle çalışmamızda ölümün mutlak bir son ve yok oluş olmadığını telkin eden İslamî inanışı ile kendi korku, şüphe, inkâr ve isyanları arasında gidip gelen Abdülhâk Hâmid'in ölüm tefekkürü ve mezar tasavvuru ile birlikte dinî imana yönelişinin arka planı araştırılmıştır.

Anahtar Sözcükler: Abdülhâk Hâmid, ölüm, mezar, şiir, isyan, din, teslimiyet, hayret, korku, felsefe, metafizik

Giriş

Hayat gibi beşerî ve evrensel bir gerçek olan ölüm de insanoğlunun zihnini var oluşundan beri meşgul edegelmiştir. Ölümü ilk gören insan ile günümüz insanı arasında ondan korkma ve bu hakikat karşısında acı duyma ile dehşete düşme konusunda önemli bir fark yoktur. İnsanoğlu, tarih boyunca yerin altını ve göğün boşluğunu kurcalamış ancak içine girmekten kurtulamadığı mezarın sırrını çözebilmiş değildir. Aslında insanın muzdarip olduğu nokta da işte bu bilinmezliktir. Ölüm, kimi toplumların kültür ve medeniyetlerinde, felsefî anlayış ve inanışlarında bir bitiş, tükeniş ve yok oluş olarak algılanırken; İlahî dinlerin akidelerine göre de ebedî âleme bir göçtür, yeniden doğuş için atılan ilk adımdır.1

İdrak edilmesi için çeşitli dinler ve felsefî ekollerle düşünürler tarafından irdelenen ölüm, XIX. asrın başlarında romantizmin tesiriyle hemen her toplumun edebî eserlerine konu olmuştur. Türk edebiyatının da belli başlı temlerinden biri olan ölümün, daha İslamiyet öncesinde sagu ve destanların asıl konusu olduğu ve bu edebî ürünlerden bazılarının günümüze kadar intikal ettiği bilinmektedir. Ölen kişilerin ardından düzenlenen yuğ törenlerinde ağıtlar yakılmış, ölenin iyi yanlarının anlatıldığı sagular söylenmiştir. Ölüm temi, İslâm sonrası dönemde de edebiyatımızda varlığını devam ettirmiştir. Mersiyeler yoluyla Divân edebiyatında, ağıtlar yoluyla da Halk edebiyatında önemli yer tutan ölüm hâdisesi, Tanzimat sonrası edebiyatımızda –bilhassa şiirde- Fransız edebiyatının da tesiriyle metafizik bir derinlik kazanır. Aklın hâkimiyetinde varlık gösteren klasisizme karşı romantizmin edebiyata ve sanata getirdiği ferdîlik, sanatkârı duyuş ve düşünüşünde de serbest bırakır. Bunun sonucu olarak insanın kâinât karşısındaki duruşu, ölüm ve ötesi hakkındaki vaziyeti de değişecekti. Nitekim bu dönemde felsefî bir mahiyet kazanan varlık-yokluk, hayâl-hakikât, ruh, hilkât ve Allah fikri, din çerçevesinin dışında ele alınmaya başlanmış, divân ve halk şiirinde kazandığı manadan farklı bir anlama ve kavrama biçimiyle şekillenerek değişik bir mecraya oturmuştur (Tanpınar, 1985, 537). Ölümün mutlak bir son ve yok oluş olmadığını telkin eden İslamî öğretinin tesirindeki halk şairleri, bu hâdiseyi paralel bir inanışla dile getirirken korkudan ve karamsar bir ruh hâlinden uzak görünürler. Nitekim Yunus Emre (1240-1320), insanoğlunun akibetiyle ilgili ebediyet düşüncesini,

“Ölümden ne korkarsın korkma ebedî varsın
Ölmek senin değildir, çün nûrun İlâhîdir” (Subaşı, 1983, 101).

ifadesiyle dile getirirken belli bir itikâdın sahibidir. Bu yüzden korku duymaz, sessiz ve sakindir. Çünkü onun bu sükûneti, insanın yalnızca maddî tarafının, yani bedeninin ölümlü olduğu dinî imana dayanır. Kimileri için trajik bir hadise olan ölüm, Yunus'un nazarında “maddenin kanunlarına tabi olmayan ruhun bu cihân cehenneminden kurtulması, ebedîliğe ve Tanrı'ya kavuşmasıdır” (Emil, 1991, 190). Bu inanış, Yunus'un bir başka beytinde şöyle ifadesini bulur:

“Ten fânidir can ölmez, gidenler gene gelmez
Ölür ise ten ölür, canlar ölesi değil” (Günay, 1991, 162).

Divân şiirinin tasavvufî cephesinde ölüm vakası, vuslâta giden yolda atılmış ilk adımı da ifade eder. Şiirde insanın gerçek kurtuluşu, dolayısıyla huzuru ölümde aradığı hissettirilir. Burada ölüm, bir ıstırap kaynağı olmanın aksine Mevlânâ (1207-1273)'da görüldüğü şekliyle “düğün gecesi, sevgiliye kavuşma anı” anlamına gelen “şeb-i arus” olarak değerlendirilir (Gariper, 1990, 28). Oysa Tanzimat sonrası şiirimizde ölüm, farklı karşılanır. Tasavvuf edebiyatında ölümün çağrıştırdığı kavuşmanın yerini burada ayrılık, düğünün yerini de mâtem alır. İslâm inanışındaki insanın ebedîyen var olma fikrinin karşısına isanın ölümle yok olacağı endişesini, dolayısıyla hayatın da bir hiç olduğu düşüncesini koyar. Böylece ölüm fikri, Batılı çizgideki yeni dönem şiirinde korku uyandıran ve buna bağlı olarak ümitsizliği gündeme getiren büyük bir ürperti ve buhranın kaynağı olur.

Tanzimat devri şairlerinden sayılmakla beraber zihniyet bakımından eskiyi savunan Akif Paşa (1787-1845), torununun ölümü üzerine yazdığı mersiyede âdeta bir çığlığı terennüm eder. Varlıktan nefret duygusunun dile getirildiği “Adem Kasidesi”ne hayattan bıkmış, mustarip, ümitsiz ve bedbin bir insanın ruh hâli hâkimdir. Şiirin bütününde ızdırap verici varlık ile kurtarıcı yokluk öne çıkar. Bu da ölüm fikrinin Akif Paşa'da varlık âlemine karşı sevgisini bitiren ferdî bir ızdıraba dönüştüğünü gösterir. Mehmet Kaplan (1915-1986), ızdırap, varlık, yokluk ve karamsar felsefî fikirlerle dolu bu kasideyi, “ölüm fikrine dayanan bir medeniyetin en son karanlık şarkısı” (Kaplan, 1984, 25) olarak değerlendirir.

Recaizâde Mahmut Ekrem (1847-1914), oğlu Nijat'ın ölümü üzerine yazdığı şiirde insanoğlunun bu tabiî vaka karşısındaki çaresizliğini ve isyanını dile getirir. Şiirlerinde aynı temaya ağırlık veren Muallim Naci (1850-1893) de ölüm karşısında klasik anlayışa bağlı bir duruş sergiler. Dünyanın fâni, ona rağbet etmenin de gaflet olduğunu vurgulamakla beraber tabiata ve kâinâta İslâm anlayışı çerçevesinde ibretle bakılması gerektiğine işaret eder (Tarakçı, 1994, 416).

İnsan hayatının en büyük trajedisi, insan zihninin en çetin ve en eski problemi olan ölüm karşısında ürpermekten kurtulamayan şairlerimizden biri de Abdülhâk Hâmid Tarhan (1852-1937)'dır. Mutlakiyet, Meşrutiyet ve Cumhuriyet gibi üç farklı dönemin şartlarında edindiği tecrübeye ve derin felsefî birikime sahip Abdülhâk Hâmid'in şiirlerine sosyal düşüncelerden çok metafizik kâinât görüşü egemendir. Hâmid'de ölüm teminin Makber (1885)'le başladığı düşüncesi, Rıza Tevfik(1869-1949)'in Abdülhâk Hâmid ve Mülâhazât-ı Felsefiyesi (1909) adlı eseriyle yaygınlık kazansa da, bu temin Garam'la başladığı hususunda Ahmet Hamdi Tanpınar (1901-1962) ve Ömer Faruk Akün (d.1926) hemfikirdirler (Tanpınar, 1985, 526; Akün, 1959, 48). Nitekim şairin, bu manzumede baştan sona hilkat, mevt, ruhun bekâsı ve ölüm ötesi âlem gibi metafizik konular üzerine yoğunlaştığı açıktır. Ondaki felsefî tefekkür ve metafizik endişelerin ilk belirtileri, daha 1877-1882 yılları arasında Paris'te yazdığı eserleriyle başlar. Makber ve Ölü'den önce yazdığı şiirlerinde bir fikrisabit hâline getirdiği yokluk endişesi, asıl şeklini 1880-1882'de bulduğu anlaşılan Garam'da ileri seviyeye ulaşır. Hâmid, ölüm karşısında duyduğu ızdırabı da, ölüm ve diğer metafizik problemler hakkındaki fikirlerini daha çok peş peşe yayımladığı Makber (1885), Hacle (1885) ve Ölü (1886) adlı şiirlerine aksettirir. Bu şiirlerini yazdığı dönemde mahiyetini tam bilmediği için ölümden korkmakta ve nefret etmektedir. Şâirin ölüm karşısında duyduğu ızdırabın dozuna göre bazen birbirine zıt tavırlar sergilediği, hatta inanç ikiliğine girdiği görülür. Hâmid'in bu durumu, muasırları tarafından kendisine “Şâir-i Azâm” unvanının yanında “Tezâtlar şâiri” sıfatının verilmesine yol açar (Akyüz, 1979, 30-31).

Türk edebiyatına ferdî romantizmi yeniden getirmekle Tanzimattan sonra şiirin yeni bir istikamette gelişmesini sağlayan Abdülhâk Hâmid'in, sadece Hugo ile değil Corneille, Racine, Shakespeare, Pope, Byron gibi Batı edebiyatının zirve şahsiyetleriyle temas ettiğini söyleyen Rıza Tevfik, ayrıca onu metafizik sahadaki duyuş ve düşünüş bakımından Fransız şairlerinden Raphael ve Lamartin'e benzetmektedir (Rıza Tevfik, 1984, 18-19). Hâmid'in Avrupa seyahatinden sonra bilhassa romantiklerin tesirinde kaldığını ileri süren Orhan Okay (d.1931) ise, bu etkinin yalnızca romantizmden gelmediğini iddia eder. Okay, ayrıca Hâmid'de kimlerden hangi etkinin birleştiğini de şöyle ifade eder: “Dante'den ruhun bekâsı, Shakespear'den hayaletler ve ölülerin konuşmaları, Corneille'den âlicenaplık ve kahramanlık, Viktor Hugo'dan gelen bir hassasiyet ve Rousseau'dan ve Lamartine'den gelen bir tabiat sevgisinin birleşmesini izâh etmek mümkün olur.” (Okay, 1971, 1). Hâmid, bu yabancı tesirlerin yanında bir divan mazmunu olarak ayın sevgiliyi hatırlatması gibi bazı imgeleri kullanmakla ayrıca eski edebiyat geleneğinin etkisinde kaldığını da gösterir. İslâmî literatürün, doğu tarih ve hikâyelerinin tesirinde yazdığı tahmin edilen Mâcerâ-i Aşk (1873), Sabr û Sebât (1875), İçli Kız (1875) ve Tarık Yahut Endülüs Fethi (1879) gibi tiyatro eserlerindeki şiirleri ile Fuzuli (1495-1556) ve Şeyh Galip (1757-1799)'in bazı beyitleri arasındaki benzerlikler de bu etkilenmeyi gösteren örneklerdir (Bezirci, 1983, 46).

Hâmid'in felsefî görüşlerine, mizacına, şüphe ve isyan dolu kişiliğine asıl tesirin, küçük yaşlarda uzun süre yanında ders aldığı ve seyahatlara katıldığı “Felekiyât” hocası Hoca Tahsin'2den geldiği söylenebilir. Kozmografya, jeoloji gibi müspet ilimlerin yanında Batı felsefesi ile Şark mefkûresini iyi bilen Hoca Tahsin, medrese tahsiline ve dinî kültürüne rağmen şer'î akaide aykırı düşünen materyalist felsefeye mensup birisidir. Bu konuda en geniş bilgiyi “Hâmid'de felsefî düşünüşün uyanış ve inkişâfında en büyük tesir, ölümüne uzun mersiye yazdığı Hoca Tahsin'den gelir” (Akün, 1959, 37) sözleriyle Ömer Faruk Akün vermektedir. Hâmid, Batı ve Şark kültürünün tesiri yanında menfi olarak etkilendiği Hoca Tahsin'e karşın, olumlu bir teessürle karşılaştığı Akif Paşa ve Ziya Paşa'dan da “Adem Kasidesi” ve “Terci-i Bend” manzumeleri yoluyla etkilenmiştir. Nitekim, Ömer Faruk Akün, “Hâmid'de felsefî düşünüşün ilk muharrikleri arasında muhitinin tesirlerinden başka, Akif Paşa'nın Adem Kasidesi ve Ziya Paşa'nın Terci-i Bend'i gibi iki büyük felsefî şiirin de büyük bir payı olduğunda şüphe yoktur” (Akün, 1959, 39) der. Bu iki zıt kutuplu etkileniş, Abdülhâk Hâmid'in Allah, kâinât, tabiat, ölüm, varlık-yokluk gibi konularda gelişen fikirlerine de yansımış, teslimiyet ile isyanın arasında bir sarkaç gibi gidip gelen tutarsız bir düşüncenin içerisinde bocalamasına neden olmuştur. Bu ikili tavrıyla Hâmid, kimi eserlerinde ölümü trajik yönüyle değerlendirir; bazen de eski anlayış çerçevesinde ölümün kaza ve kader olduğu fikrine yönelerek Allah'a sığınır.

Hâmid'den önce de metafizik konular üzerinde duranlar olmuştur. Ancak bunların konuyu ele alış tarzları farklıdır. Hâmid, felsefî fikirleri Batı düşünüşü çerçevesinde farklı bir dil ve anlatım biçimi kullanarak ele alır. Örneğin, yokluğu insanlık için bir kurtuluş gören Akif Paşa'nın aksine Hâmid'in yokluk karşısında feryat koparması bir yaklaşım farkıdır. Hilkatın ve fenânın sırrı karşısında hayrete düşen şair, Ziya Paşa'da olduğu gibi insanı kendi sanatları karşısında anlamakta acze düşüren Allah'ı tam olarak idrak edebilmenin imkânsızlığına inansa da ölüm ve ötesiyle ilgili soru sormakta ısrar eder. Bu şiir, Hâmid'in, ölümün sırrını anlama yolunda gösterdiği çabanın ürünüdür:

“Lâhût nedir, nedir ya nâsût,
Feryâdıma karşı emr-i meskût?



Yarabbi nedir bu tahta tâbûd,
Olmaz mı ukûl bunda mebhûd?
Ölmek diyoruz nedir bu tâbir,
Cânân mı ede bu hâli tefsir?...



Etmez mi bu hâl câna te'sir?...
Kılmaz mı bu i'tikâdı teğyir?” (Tarhan, 1982, 52).

Hâmid, ölümün çeşitli dinlerdeki yerini öğrenmeye çalışır. İslâm inancına göre ölümün mutlak bir son olmadığı, fâni bedenin dünyada kaldığı, ruhun da ebedî âlem olan ahirete göçtüğü yolundaki açıklamalar, kimi zaman Hâmid'i tatmin etmez. “Ölüm nedir?” sorusuna cevap alamamaktan duyduğu rahatsızlığını şu öfke dolu mısralarına yansıtır:

“Gökten yere düşmeli duâlar,
Baştan başa yağmalı belâlar;
İhlâl-i sükût için sevâik,
Heykeller, ilâheler, hüdâlar…
Sâfil semâvâtı cay edinsin,
Teşhir olunup ecel tepinsin!
Bin velvele, bin kıyâmet olsun,
Mahşer tozarak mezâra binsin,
Çarpıp küreler kırılsın, insin;
Yağsın nesi varsa kâinâtın!..
Lâkin bu derin sükût dinsin!
Yâ Rab, bu sükûtu duymayım ben,
Bu sırr-ı siyâhı eyle rûşen…” (Tarhan, 1982, 118).

Mektuplarının birinde insanları “düşünür birer hayal, ses verir birer gölge, gezip tozar birer toprak parçası” (Enginün, 1995, 342) sözleriyle aciz bir varlık olarak tarif eden Hâmid, “Makber”de her an değişen fikir ve his buhranı içindedir. “Makber”in büyük temlerinden biri olan sır ve gerçekler karşısında aklın acze düştüğü fikri, manzumenin dokusunu oluşturur.

“Aklımız ermiyor hayata ki biz,
Edelim mevtin aslını idrâk”(Tarhan, 1982, 61).

Her şeyin varlığını yitirdiği tabiatta neden yalnızca insanın yokluk sancısını çektiğini soran Hâmid, aslında bilgi sınırlarının farkındadır. Ancak bu husustaki kifayetsizliğine rağmen “Garam”da peş peşe sorduğu sorularla sırrını öğrenmeye çalıştığı ölümün ardındaki kapalı kapıyı zorlar:

“Ya nedir ölmek? Fenâ bulmak mıdır?
Yoksa cismen münkalib olmak mıdır?” (Akün, 1959, 73).

Hâmid, ölümü hayatın bir kanunu, insan talihinin şaşmaz sonu olarak gördüğü bu manzumede konuya “fatalist”3 bir görüşle yaklaşırken bütün canlı varlıkların kendi iradesi dışında bu âlemde katıldıkları hayat macerasının kaçınılmaz sonuna değinir:

“Rûz-i hilkâtten beri bu âşikâr,
Böyle devretmiş hemişe rûzigâr,
Âleme gelmiş gelen bî- ihtiyâr,
Cümlenin encâmı olmuş bir mezâr.” (Akün, 1959, 73).
“Her şey oluyor dünyada zâil
Bir şeyde devam yok mu ya Rab?!
Her şeyde nedir bu devr-i dâim?...” (Tarhan, 1982, 121).

sorularının cevabını alamayan ve ölümün sırrına ulaşmakta zorlanan Hâmid, ölümle varılan sonucun ardındaki gerçeği her fırsatta aramaya devam eder ancak yine de bedbin bir ruh hâli ve inanç ikiliği kaosundan kurtulamaz.

“Olmaz demek ahiret ne boş rey…
Dünya dahil hiç değil olur şey.
Tadbik demek bu şehri köyle,
Sen bul daha benzerin de söyle,
Vardır sözü cehlden gelirmiş,
Yoktur dememiz de bence böyle.” (Tarhan, 1982, 69).

...

Çevrimdışı Lâle

  • Site Yöneticisi
  • VIP Üye
  • *****
  • İleti: 10862
  • Cinsiyet: Bayan
    • Profili Görüntüle
Ynt: Son Konak
« Yanıtla #58 : Ekim 09, 2010, 11:09:05 ÖÖ »
Tanzimat sonrası şairlerin pek çoğunda, bilhassa Recaizâde Mahmut Ekrem ve Abdülhâk Hâmid'de ölüm fikri, daha çok bir yakınını kaybetmenin ardından duyulan acının şiire yansıması olarak tezâhür eder. Hâmid'in politik ve sosyal meselelerin arka planda kaldığı şiirlerinde ölüm, aşk ve felsefeye ait temlerin öne çıktığı görülmektedir. “Makber”, sanatkârın karısı Fatma Hanım'ın ölümünün ardından kopardığı feryadı duyurur. Çocuklarının ölümü ve kendi mizacı dolayısıyla bir “teessür edebiyatı” yapmaya mahkûm olan Mahmut Ekrem'de de hüzün, ölümün yol açtığı ayrılığın sonucudur. Ölüm düşüncesi Ekrem'de çocuklarını kaybettikten sonra zuhur eder. Kızı Piraye'nin ölümü üzerine yazdığı “Tahassür” adlı manzumesinde ölümün verdiği acı karşısında ürperen şair, kendisini çaresiz hissettiği İlâhî sırrın huzurunda acılarını kaza ve kader inancıyla dindirir. “Yakacık'ta Akşamdan Sonra Bir Mezârlık Âlemi” adlı şiirde de yaşadığı veya öldüğü anlaşılamayan vefasız bir sevgili sözkonusudur. Şair, ondan ayrı kalmanın verdiği ızdırap dolayısıyla gece mezarlıklarda dolaşırken “ölüm” temi ekseninde hissettiği hüzün ve teessürü canlı tasvirlerle şiirin dokusuna aksettirir. Ancak bu şiirler dikkate alındığında Mahmut Ekrem'de Hâmid'deki kadar derin bir felsefî muhakemenin olmadığı söylenebilir. Hâmid'in “Makber”de yoğunlaştığı varlık-yokluk, hayat-ölüm ve ölüm sonrası âlem üzerindeki murakabeler, kaynağını metafizik düşünceden alır. Şairin buradaki isyanı ve yer yer de takındığı inkârcı tavrı, eskinin mutlak düşüncesine tamamen yabancıdır. Onun bu sıradışı görünümü, biraz da ölüm karşısında sadece düşünen bir insandan çok ölümün sebep ve sonuçlarıyla birlikte muhakemesini yapan bir şair olma vasfına dayanır.

Batı edebiyatıyla temasa geçmeden önce edebiyatımızda ölmüş sevgiliye mersiye yazmak, padişah ailesine mensup bazı simaların dışında edebiyat geleneğinde pek rastlanılmış bir durum değildir. Divan şiirinde sevilenin ölümü ve bu ölümün ardından söylenenler, bir tem olarak ancak mesnevilerde yer almıştır. Ölüm temi, ferdî bir maceranın hikâyesi haline gelmemekle birlikte “tarih-i vefât” manzumelerinde kısaca yer almıştır.4 Batı kültür ve edebiyatının etki sahasına girdiğimiz Tanzimat döneminden sonra edebiyatımızda da kadının ele alınışının, ölüm temiyle birlikte değişmeye başladığı söylenebilir. Bu durum edebiyatımızda tür, imaj ve duyguların değişmesiyle birlikte gerçekleşir. Önce roman ve tiyatroya yerleşen kadına dair yeni değerler, daha sonra şiirde de yerini alır. Batı edebiyatından yapılan bazı tercümelerden başka Mahmut Ekrem'in Nağme-i Seher (1871)'deki “Temaşa-i Rikkatbahşa” başlıklı mensur metniyle sevgilinin mezarı başında ağlamakla ve kabir tasavvuruyla bağlantılı hüzün temi, edebiyatımızda konuya ilişkin ilk örnekleri oluşturur.

Bunları Abdülhâk Hâmid'in veremli genç kadın temi takip eder. Bu tem, şairde “Pere Lachaise” manzumesiyle başlar. Bundan sonra Namık Kemal (1840-1888)'in “Zavallı Çocuk” ve Mahmut Ekrem'in “Vuslât”ı gelir. Abdülhâk Hâmid'in “Garam”ı da bu temanın çerçevesi içerisinde kalarak teşekkül eder. Şairin bu manzumesinde ölüm hakkındaki düşünceleri bazen birbirine zıt iki farklı manzara görnümündedir. Hâmid, Ziya Paşa gibi Allah'ın varlığını ve mahiyetini bir düşünce haline getirmez. O, Allah'ı ve sanatını, insanla olan münasebetini bir problem gibi görür. Çünkü şair, âdil bir Allah fikriyle uyuşmaz gördüğü ölüm kanununa da isyan ile itiraz eder. Şair, burada ölümün sırrını irdelemeye kalksa da içine düştüğü çelişkiden dolayı gerçekleri göremez ve böylece,

“Ya Muradullah nedir i'caddan?
Halk edip insanları hayvanları,
Sonra mahfetmek ne sırdır anları?” (Akün, 1959, 72).

mısralarındaki gibi zihnini kurcalayan sorularla daha da ızdırap çeker. “Makber”in fikrî zeminini hazırlayan “Garam”dan ölüm, yaradılışın sırrı, mezar, kader gibi temalar aynı zamanda “Ölü” ve “Hacle”ye de geçer.

Hâmid'in bu mısraları, anlam bakımından Ziya Paşa'nın Allah'a yönelik şu beytinde geçen “bir bedeni izzet ve özenle yüz yıl besleyip sonunda ölümün pençesine bırakır” sözlerindeki hayret ve bilinmezliği çağrıştırır:

“Bir cismi izz ü nâz ile sad sâl besleyip
Encâm-ı kâr pençe-yi merke şikâr eder” (Akyüz, 1986, 84).

Kader, ölüm, mezar ve ahirete ilişkin ihsasları en yoğun şekilde işleyen ve Abdülhâk Hâmid'in adı ve sanatıyla özdeşleşen eseri, “Makber” manzumesidir. Şair, bu manzumede karısının verem hastalığına yakalanışını ve ölümünün geliştirdiği yok olma korkusunu edebiyatımızda daha önce görülmemiş bir isyan tavrıyla verir. Ölüm mevzuunu çoğu zaman din ve felsefeyle, bazen darmadağın ama daha çok karşıt duygu ve düşüncelerle anlatır. Şiir boyunca üzülür, haykırır ve içine düştüğü çaresizlikten yer yer çığlıklar kopararak isyan eder. Abdülhâk Hâmid bu şiirde korku, endişe, inkâr, şüphe ve bazen de çaresizlikten doğan teslimiyet duygusuyla iç içe yaşar. Karısının ölümünden doğan boşluk ve üzüntü ile sarsılan şair, bu acı hakikâtı insan ruhu için anlaşılmayan bir son olarak görür. Pek çok şiirinde üst üste sorduğu sorular, ölümü anlaması ve hakikatte Allah'a yönelmesi içindir.

“Yârab bileyim nedir hakikât,
Hicrân mı demek bu sırr-ı hilkât" (Tarhan, 1982, 57).

Çok sevdiği, bu yüzden sürekli hayaliyle yaşadığı eşini kendisinden ayırdığı için Allah'ı inkâra giden Hâmid, aynı zamanda hayatın anlamsız, ölümün ise kurtarıcı olduğu düşüncesiyle birbirine zıt duygular içinde bocalar. Hayatın, ölümün ve ölüm ötesinin sürekli sorgulandığı bir manzume görünümündeki “Makber”, yalnızca bir mersiye değil, aynı zamanda bir felsefî düşünce kaynağıdır. Nitekim şiir, ‘ölü' ve ‘ölüm'den ziyâde ölüm karşısında yokluk endişesini taşıyan insanın ruh halini ve felsefî muhakemesini yansıtır. Hâmid, hayat adı verilen ve ölümle bir anda duran faaliyetin sonunda idrâk, şuur, hissiyât, vicdan, merhamet, muhabbet, sevgi ve nefret gibi insanın manevî şahsiyetinin bir anda ve tamamen yok olduğunu düşünürken sonu gelmez bir arayışa sürüklenir. Bu sürükleniş, onun zihnini meşgul eden bir yığın soruyu da beraberinde getirir. Şaire göre, ölümle her şey gerçekten yok oluyorsa hayat adı verilen varlığın sırrı nedir? Eğer her şey sonsuza kadar “hiç” olacaksa insanoğlunun bunca arzuları, emelleri, ümitleri ve bunlar için ömrü boyunca verdiği çaba ne oluyor? Şayet durum buysa, dünyada hakikât diye bir şeyden bahsedilemez. İnsanlık, medeniyet, adalet denilen her şey boştur ve yalandır. Gerçekten bir ahiret hayatı var mıdır? Her şey boş ise, insana verilen ümit, hırs, emel nereden, nasıl ve niçin geliyor? Şiirlerinin bütününe dağılan bütün bu sorular yoluyla Hâmid, şüphe dolu karanlık bir ruh halinde bedbinliğini sürdürür. Nitekim “Tayflar Geçidi” adlı manzume, mezarın sırrını çözmeye çalışırken Hâmid'in cebriye mensupları gibi inkârcı tavrın kenarına kadar nasıl geldiğini göstermesi bakımından önemlidir.

“Asâr-ı gadr ü zülme veyahud müessire,
Hâkim demek kaza vü kaderdir, beşer değil,
Hâlıkça hayr u şer dediğin hayr u şer değil,
Halk etmedinse kendini ifnâ da etmedin;
Revzenç-i helâke irâdenle gitmedin.
Kast et hayât-ı âhire, ya kendi nefsine,
Şer'en cinâyet ismi verilmekte hepsine.



Hem mücrim eyleyen bizi –O- hem cezâ,
İnsan bu hali anlamıyor rıhlet etmeden.” (Akün, 1959, 72).

“Ölüm, bir bakar kördür. Görmeden vurur. Mücrim, masum, genç, ihtiyar, güzel, çirkin tefrik etmeden vurur” (Tarhan, 1994, 384) diyen Hâmid, kimi manzumelerinde ölümü insanoğluna verilmiş bir ceza olarak görür. Ona göre bu ceza, varsa da bilinmeyen bir kusurun karşılığıdır ama asıl suç, insanı istemediği halde bazı sonuçlara sevk eden Allah'tadır. Hâmid'in bu acz ile isyanı “Makber” manzumesinde şöyle belirir:

“Bildim ki bu çektiğim cezâdır,
Bilmem ki fakat nedir kusurum?” (Tarhan, 1982, 89).

“Gaddar felek senin işindir,
Mağdur demek senin işindir,



İdrâkımı senge vakf kıldın!
Tuttum seni üstüme yıkıldın!” (Tarhan, 1982, 82,90).

Muallim Naci'nin,

“Andım çağırdım ismini bunca zaman senin,
Feryâdıma yetişmedin Allah! Yok musun?” (Muallim Naci, 1887, 86).

mısralarındaki asi duruşuna benzer bir tavır sergileyen Hâmid, kendisini küfre götüren aşırı şüphe ve isyan duygusuyla iç içedir. O, beşerin gördüğü adaletsizlikler karşısında ancak bir şey yapacak gücü olmadığı için sabrettiğini haykırırken de isyan halindedir:

“Deryâ mı gerek ya gözyaşımdan?..
Alçak mı şu kûhlar başımdan?..
Sustur ya bu kalb-i nâlekârı,
Ya kârger eyle âh u zârı” (Tarhan, 1982, 59).
“Hep mevte intizâr ile geçmekte ömrümüz” (Tarhan, 1982b, 66).

diyen şairin içine metafizik endişelerin huzursuzluğu düşer. Kafasında ölümden sonra haşir ve bekânın olup olmadığı şüphesinden doğan şu sorular büyük bir yer tutar: “İnsan bir avuç toprak olan varlığı ile mi ölümden sonra bekâ saadetine erişecektir? Kendisini teşkil eden bu bir avuç toprakta ne haysiyet var ki, Tanrı ona idrâk denilen yüksek bir manevî cevher vermiş?” (Akün, 1959, 58). Bu ve benzeri sorularlarla insana bağışlanmış bazı yetilerin geri alınmasına itiraz eder. Hâmid'e göre Allah'ın insana evvela akıl ve idrak verip sonra onu toprak haline getirerek bu idrakten yoksun bırakması, şânına yakışır bir şey değildir. Çünkü şairin, ölüm hadisesinden çok değişme olayından korktuğunu görüyoruz. Yer yer hayat ve ölüm realitesini olduğu gibi kabul etmekle beraber kabirde bedenin çürümesini, o fiziksel değişimi bir türlü kabullenemediğini,

“Ölmek, yaşamak ya cân çekişmek,
Râzıyız, aman fakat değişmek…” (Tarhan, 1982b, 52)

mıralarından anlıyoruz. Hiç bir felâketin gönlünde yaşama hırsını yenemediği “Makber” şairi Abdülhâk Hâmid, kelimenin tam manasıyla bir dünya-peresttir. Yaşama tarzı olarak “epicurisme”i5 benimsemiş (Rıza Tevfik, 1984, 16) olması da bunu gösterir. Yaşamaktan büyük bir haz alan şair, mutlu hayatı devam ettirmek yerine insanı toprakta çürümeye mahkûm etmeyi Allah'a izâfeten bir haksızlık olarak telakki eder. Ayrıca şaire göre Allah isterse, insanın bir başkasını haksız yere öldürmesinin önüne geçebilir. O halde yaşanan katliamlardan Allah sorumludur. Onun bu telakkisi de Allah'a karşı isyankâr bir haykırışla biçimlenir.6

“Bir Sâfilin Tesellisi”, “Melekuttan Sâfiline Bir Nazâr”, “Gazûp Bir Şair”, “Münacât”, “Balâdan Bir Ses”, “Tayflar Geçidi”, “Arziler”, “Ruhlar”, şâirin insan, yaradılış, ölüm ve ötesi âlemle ne kadar meşgul olduğunu gösteren manzumelerdir. Hâmid, “Münâcât”ta “eşref-i mahlukât” sıfatıyla söz ettiği insandan, pek çok manzumesinde “bir kabza-i türâb” diye bahseder. Bu karşıt nitelikleri bir arada bulunduran insan, bir yandan üstün yetenekleriyle pek çok derde deva bulmuş, ama öte yandan da karşısında çaresiz kaldığı ölüme yenik düşmüştür. Sonuç, insan fanidir ve ölüme mahkûmdur. Bu hakikat karşısında şaşkına dönen Hâmid'e göre durum böyle olduktan sonra, sağlığında dünyaya hükmedip saadete kavuşmuş olsa bile insanın âkibeti bir hiçtir:

“Ol neş'eyi dünyada ararsa bulamaz mı,
Bulmuş ne çıkar çünkü serencâmı ademdir” (Tarhan, 1982c, 63).

Burada olduğu gibi insandan, hayattan, ölümden, kâinâttan ve Allah'ın top yekûn kanunundan anlamakta güçlük çektiği için muzdarip bir ruh hali içinde şaşkına dönen şairin bu durum karşısındaki hayreti ve feryadı, manzumelerin dokusuna sinmiş durumdadır.

İnsanoğlu, yeteneğiyle ve tahayyül gücü ile var olduğu günden beri dünya ve ahiret arasındaki perdeyi, ölüm sırrını kurcalamıştır. Ancak metafizik, felsefe ve sanat gibi pek çok düşünce zemininde insan kabiliyetinin vardığı sonuç, “bilemeyiz/bilinemez” olmuştur. İşte bundan sonradır ki tepkiler ve tavırlar bazen dehşet, feryat, korku, telaş ve isyana; bazen de tevekkül, teslimiyet, acziyet, acı ve gözyaşına varmıştır.

Davranış bilimcileri, hayretin cehaletten ileri geldiğini söyleseler de, Rıza Tevfik'in ifade ettiği gibi “Hayret aynı zamanda ilmin anasıdır. Çünkü hayret esrâr-ı tabiatı tedkike sevk ve teşvik ettiği için, ilim ondan tevellüd etmiştir.” (Rıza Tevfik, 1984, 114). Nitekim Rıza Tevfik, Abdülhâk Hâmid'in ölüm ve tabiat karşısındaki hayret ve şaşkınlığının câhilane değil, bilgiye dayanan feylesofane bir tavır olduğu görüşündedir. O, bizde “hakiki edebiyat müceddidi” olarak tanınan Hâmid'in metafizik alanındaki ilmî seviyesi için de şunları söyler: “Osmanlı âlim ve şairleri arasında felsefe, din ve psikolojinin esas meselesini teşkil eden ölüm konusu üzerinde Abdülhâk Hâmid kadar kafa yoran ve dağınık da olsa buna cevap arayan kimse yoktur.” (Rıza Tevfik, 1984, 6). Ölümü ele alış tarzı bakımından Hâmid'i Batılı filozoflardan Schopenhauer ile Eflatun'a benzeten Rıza Tevfik, onun bizde “memâtın en nafizü'n-nazâr münekkidi” olduğunu ifade eder. Bu bilgilerden yola çıkıldığında şairdeki hayret duygusunun “aklî bir hâlet-i ruhiye”ye dayandığında şüphe kalmaz. Aslında onun gibi dahiyâne bir zekâ için hayret, ancak bilmekle hâsıl olur. Şair, ölümü hayaline aksettirdiğinde bile hayret hali tezâhür eder. Pek çok manzumesi, kâinâtın azâmeti ve ölümün dehşeti huzurunda içine düştüğü hayret halini gösterir:

“Bizi ölümdür eden ser-şikeste-i hayret,
O olmasa, olmazken vücûdün imkânı,



Ölüm kılar bizi îkâz hâb-ı gafletten,
Ayırmayan da o, lâkin, zalâm-ı hayretten!...” (Tarhan, 1982b, 154).

Ölümün şair üzerindeki tesiri, böyle dehşet verici ve hayrete sürükleyici boyut kazanınca, onun aynı etkiyi bırakacak pek çok manzumesiyle kaşılaşırız. Hâmid'e göre, insanın eşyaya ve tabiata anlam vermesini sağlayan kudret, akıl yetisinden gelir. Ancak akıl dahi ölüm dehşetinin verdiği hayretten kurtulamaz:

“Fünûn, zunûn demedir, hikmetin adı “Hayret”!
Sonunda çünkü o mânâ çıkar bu sûretten.




Çevrimdışı Lâle

  • Site Yöneticisi
  • VIP Üye
  • *****
  • İleti: 10862
  • Cinsiyet: Bayan
    • Profili Görüntüle
Ynt: Son Konak
« Yanıtla #59 : Ekim 09, 2010, 11:09:46 ÖÖ »
Nasıl taakkûl olunsun farâiz-i ömrün?
Ukûle za'f gelir, dâimâ bu kuvvetten!” (Tarhan, 1982b, 155).

Abdülhâk Hâmid'e göre hayretin kaynağı her şeyden önce ölümdür. Ne var ki, sadece ölüm değil, bütün kainât sırlardan ibaret olunca, hikmet her yerde hayrete müncer olur. Varlığı, yokluğu, nihayet “hakâyık-ı eşya”yı idrâk edemeyen şairin “Makber” manzumesinde hilkatın ve ölümün insanı acz ve hayrete düşüren bir mucize olduğunu düşünmesi de bu yüzdendir:

“Bir mu'cizedir, evet bu fıtrat!
Ya acz verir bize, ya hayret,
Hayret adem u vücûda: Amma,
Kaldım be o yâr-ı câna hasret.” (Tarhan, 1982b, 86).

Hâmid, ölümden başka tabiatın azameti huzurunda da daimî bir hayret içindedir. Ancak bu hayrette samimi bir hayranlık duygusu da mevcuttur. Çünkü o, kâinâtta her şeyin bir nizâm içinde yürüdüğüne dikkat çeker. Kaya Bilgegil'in ifadesiyle şair, “bin saha içinde sabit, seyyar yüzbinlerce yıldızın bulunduğu kat kat gökler, uzayan müşekkel mesâfeler, müselsel bulutlar, intihâsız sür'atler, ibtidâsız vüs'atler, teekküd üzre bulunan kudretler, teceddüd hilkatlerin meydana getirdiği bu muazzâm kâinâtta ezelden ebede akıp giden şuûnât ve vukûât” (Bilgegil, 1959, 32) karşısında hayrete düşmekten ve buna hayranlık duymaktan kendini alamaz.7 Ne var ki, şair, mezarda çürüyecek bedeniyle birlikte bu hayranlık duygusunun da yok olacağını düşünür ve bundan da yeterince lezzet almaz.

Türk edebiyatında Hâmid kadar mezar tasavvuruyla okurlarını etkileyen güçlü bir şairin çıkmadığı söylenebilir. Denebilir ki, Hâmid'in felsefesi mezarın başında başlar ve ancak orada huzur bulacağı inancıyla nihayet bulur. Hâmid'de mezar tahayyülü ve mezara yüklediği mana, şiirlerinin bütününde ağırlık kazanan hususlardan biridir. “Garam”da ölmüş veya kaybolmuş sevgili temini işleyen şair, sonraları daha çok “Makber”de asıl ifadesini bulacak kendi durumuyla ilişki kurduğu mezarı bir motif olarak kullanır. Ona göre gönül ile aklın arasını açan ihtilafın kaynağı mezardır. Hâmid'in mezar tasavvuru, Ahmet Hamdi Tanpınar tarafından şu sözlerle özetlenir: “Mezar, Hâmid için hakiki bir fikr-i sâbit, gerçeklerin üstündeki gerçek, bütün sırları kendisinde toplayan bir sırdır. (…) Gah büyük ve korkunç değişmenin haşin sembolü toprak yığını, veya etrafını kaplayan dehşetli muammanın cevap alınmaz timsali bir taş parçası olur.” (Tanpınar, 1985, 519). “Makber” ve “Ölü” adlı manzumeler, şairin ölüm hakkındaki düşünceleri, şüpheleri, imân ve inkârları, hayret, isyan ve haykırışlarıyla birlikte mahzun teslimiyetinden teşekkül eder. Hâmid, “Ölü” adlı manzumesinde mezarı şu mısralarla tasvir ve tasavvur eder:

“Bu menheli neye medhâl şümâr eder insan,
Zemine doğru açılmış o bâb şeklinde?
Hayat nâmı verilmiş, nedir bu zıll-ı sükût,
Ölüm deriz, o hakikât ne, hâb şeklinde?” (Tarhan, 1982b, 156).

“Mütehassir” adlı manzumesinde mezar ve toprak tasavvuru hâkim bir temdir. Şair, burada mezarı, benliğinin altında ezildiği bir ağırlık olarak hisseder. “Mu'tekif”te ise, kendisini hayal ettiği sevgilisinin mezarıyla âdeta birleştirir. Mezar motifi, Hâmid'in şiirlerinde gittikçe zulmetten nura doğru bir güzellik biçiminde işlenir. “Ölü”de,

“Bu taş cebinime benzer ki, ayn-ı makberdir:
Dışı sükût ile zâhir, derûnu mahşerdir.
Bu hâk leyle-i ümidi andırır bence:
Bakılsa zulmete benzer, fakat münevverdir.” (Tarhan, 1982b, 160).

Hâmid'in önceki eserlerinde küçük bir motif olarak işlenen mezar, “Tarık”ta başlı başına bir tem halini alır. Şiire mezarın iç ve dış cephe tasviri hâkimdir. Daha önce mezar üzerine taş, toprak, yılan, çıyan gibi ürkütücü imgelerle işlediği trajik tasavvurların yerine burada nur ve çiçek unsurlarıyla süslü özlemi duyulan kutsal bir mekân tasvir eder. Hâmid için mezar taşının da İlâhî bir manası vardır. Toprak ve mezarla yan yana bir imge olarak kullanılan mezar taşı, şairin kaleminde şöyle ifadesini bulur:

“Sen ey taş seng-i râha benzemezsin,
Senin halinde nisbet var İlâh'â.” (Tarhan, 1982a, 141).

Mezarı ölümün bir kerameti olarak tasavur eden Hâmid, beşerin, o kadar korktuğu ölüme aslında çok büyük bir değer verdiğini şu mısralarıyla ifade eder:

“Bilmem ne söyleyim, ölümün bir kerâmeti,
Kabr olmasaydı biz koparırdık kıyâmeti” (Maarif Derleme Müdürlüğü, 1940, 18).

Hâmid, sevgilisinin cesedinin mezarda haşereler, yılanlar, akrepler tarafından yenip bitirildiğini hayal edince üzülür, ama sarsaklık derecesinde yaşlı, bakıma muhtaç kimsesiz, yerde sürünen hasta biri için ölümün bir kurtuluş olduğunu düşünür. Şairin içinde uyanan bu karşıt duygular “Makber”deki mısralarına şöyle yansır:

“Geh âlemi bir mezar, geh de
Cennet görüyor gözüm mezarı” (Tarhan, 1982b, 118).

Bu mısralardan da anlaşıldığı gibi Hâmid, mezarı idrak edilemez bir sır olarak görür. Ancak buna rağmen teslimiyetçi bir tavırla sükût eder ve gerçek ilim sahibi Allah'ı ta'zime yönelir:

“Makber! Sonudur dekaikin bu?
Bir sırr-ı garib-i Halık'ın bu?..
En yükseğidir şevâhikin bu,
En müdhişidir hakayıkın bu!..
Bedbaht, o hakikat anlaşılmaz,
Şânın bu cihanda lâyıkın bu” (Tarhan, 1982b, 49).

Ölümün getirdiği çağrışımlarla manzumelerinin pek çoğunda Allah, ahiret, ruh, insan, kâinât, bekâ ve ebediyen yok olmak gibi konuları felsefî bir yaklaşımla işleyen Hâmid, şuur altına yerleşmiş tasavvurların etkisinden kurtulamaz. Kimi zaman yalnızlığa kapılır ve yalnızca zihninin oluşturduğu hayalî dünyayı terennüm etmekle yetinir. Geçirdiği acı, kuşku, inkâr, feryat ve isyanlardan sonra Allah'ın suçsuzluğuna inansa bile bu, onu mesut etmez. Çünkü, hâlâ çözümsüz kalan ölüm sonrası ve insanın ne olacağı sorusu kendisini rahatsız etmeye devam eder. Bizzat şahit olduğu pek çok ölüm vakasından sonra ölünün akibetini düşünen şair, nihayetinde İslâmî inanışın tesiri ile, mevcut dünyanın ötesinde başka bir dünyanın var olduğu; yaşadığı hayatın ise, bir rüya, bir hayal olduğu fikrinde sabitleşir. Şair, bu inanışını ilk eserlerinden “İçli Kız”da belirtir: “Demek insanın asıl aradığı bu dünya değilmiş. Ne varsa hepsi bî-esas imiş. Hepsi hâb ü hayâl imiş. Ahiret güneş; dünya zıll-i zâil; bekâ hakikât, fenâ bâtıl imiş.”

Abdülhâk Hâmid'in ölüm konusundaki tefekkürüne sürekli hâkim olan ölümün ardındaki tasavvur ile insanı bir avuç toprak haline getiren değişme korkusu, “Makber”, “Melekutten Safiline Bir Nazar”da ve Hoca Tahsin Efendi için yazdığı mersiyede görülür. Ölüm ötesi fikrinin merkezinde, insanın ölümden sonra Allah'ı idrak edip edemeyeceği hadisesidir. Şair, insanın akıl ve şuurunun kaynağı olan beyni, ölümle birlikte fonksiyonunu kaybedeceği için bedenden ayrılan ruhun da mudrik olamayacağını düşünür. Bu durumda insanın ancak yaşadığı sürece Allah'ı idrak etmesi için yaratıldığı sonucu ortaya çıkar ki, şair buna da kail olmaz:

“Zâil olacak olsa benim akl u şuurum,
Derk eyliyemem Hâlık-ı mevcûdu pes-ez-merk;
Ya ben mütemâdi anı kılmazsam eğer derk,
İkrârda hâlâ ne çıkar yoksa kusurum?
Mahvolsa beşer Hâlık'ı bilmekle beraber,
Bilmekte anı menfaatı ne olsa gerektir?” (Tarhan, 1982c, 65).

Ölüm ötesi fikrinde de ikrarı ve şüphesi devamlı bir arada yürüyen Hâmid'in bazı şiirlerinde inanç ikiliği ortaya koyduğu, inanmışlığının içinde itiraz eder bir durumda olduğu görülür. Ancak şair, içine düştüğü hemen her inkâr ve isyanından sonra yeterince tahkikî olmasa bile bir dinî imana yönelir. Çünkü insanın bazı soruların cevaplarını tam manasıyla verebilecek ilmî ve aklî seviyeye sahip olmadığı, bu ilmin de ancak bir “Sırr-ı İlâhî” olacağı kanaatine varır. Ölümü daima akıl almaz bir inlıkâb olarak gören şair, kendisinde huzursuzluğa neden olan yokluk endişesine karşı, “bir şeyin Allah'ın külliyetinden bir parça olması, onun bekâsını tazammun eder.” (Akün, 1959, 53) şeklinde bir fikir geliştirerek kurtulur. Buna göre ölümden sonra ruhun vardığı yer “adem” de olsa bunun yine Allah'ın nezdi olacağı düşüncesidir.

“Ey dergeh-i cümlenin penâhı,
Yoklukta vücûd ile mübâhi,
Rûh-i beşerin vüsûlgâhı,
Nezdindir ademse de, İlâhi” (Akün, 1959, 53).

Ölüm gerçeği karşısında zihnini hırpalarcasına yoran Abdülhâk Hâmid'in, feryadını benliğinde tutamadığını, Allah'a karşı inkâra varan isyanını şiddetli haykırışlarla ortaya koyduğunu belirtmiştik. Ancak onun bir de teslimiyetçi yönünün olduğu unutulmamalıdır.

Kenan Akyüz, ölüm düşüncesi bütün ufkunu kaplamış gözüken Hâmid'in bu fikrî zeminde gösterdiği ikili inancı ve felsefî yaklaşımı hakkındaki değerlendirmesinde, Hâmid'de ölüm fikrinin önce duygulara bağlı olarak geliştiğine, giderek felsefî bir mahiyet kazandığına dikkat çeker (Akyüz, 1979, 31). Önce Ziya Paşa, Akif Paşa, Recaizâde Mahmut Ekrem ve Muallim Naci'de görülen “dinin kontrolü”ndeki ölüm fikri, daha sonra metafizik düşünüş çerçevesinde Hâmid'de de kendini gösterir. Nitekim şairin, bütün inkâr ve isyanları sonrasında ancak dinî bir imana bağlanmak suretiyle kendisini kurtarmaya çalıştığı görülür. Ancak “dinin kontrolü”nde gelişen bu düşünüşün, sonunda bir agnostisizme8 varması hepsinde ortak olan bir husustur (Akyüz, 1979, 31). Nitekim 20. yüzyıl Türk şiiri içinde ölüm temasına geniş yer ayıran pek çok şair de bu bilinmezliğe rağmen nihayetinde dinî imanda karar kılmışlardır. İnançta bir tereddüdü, bir boşluğu yaşayarak Allah inancına tam bağlandıkları gözükmeyen Ahmet Haşim ve Cahit Sıdkı Tarancı, ölümü daha çok ‘yalnızlık' faktöründe derinleşerek şahsî dramları haline getirirlerken; Necip Fazıl, sanat hayatının ileri devresinde ölüm korkusunu önemli oranda aşmış, bu konudaki inancını, dinî ve tasavvufî düşünüş çerçevesinde ebedî var olma fikriyle birleştirmiştir. Abdülhâk Hâmid de eşyanın, tabiatın ve kainatın sırlarını çözmek için önce büyük ümitlerle yola çıkar. Ancak bu konudaki kifayetsizliğini sonunda kabul eder ve Allah fikrine bağlanarak kâinâta ve hilkata karşı olan endişe ve şüphelerine son verir. Artık ona göre her şey Allah'ın emrinde ve tasarrufatındadır. Bunun sırrını anlamak da insan aklının kârı değildir. Çünkü insan tabiat, hilkat, ölüm, kabir ve ötesi hakkındaki sırları çözecek kudrete sahip değildir. Bütün sırların sahibi Allah'tır. Ölüm de O'nun emridir. O, kâinatın yaratıcısıdır ve bütün varlıkların sığınağıdır. Hâmid, dinî imanın gerektirdiği bir tazim ve teslimiyet sayılan bu görüş ve inanışını şu mısralarıyla duyurur:

“Ey dergeh-i cümlenin penâhı!
Mevcüdâtın vücûd-gâhı,” (Tarhan, 1982b, 42).